Edirne Gezisi

Edirne Gezisi

Korhan Alev – Ebru Yariz
29/10/2024 – 30/10/2024
  • Bu seyahatin sadece başlangıç ve varış noktaları önceden belirlenmiş olup, gidilen ve gezilen tüm yerlere ya bir gün önce ya da spontane karar verilmiştir.

29.10.2025 – Enez-Çataltepe-Gala Gölü-Yenikarpuzlu-İpsala- Çöpköy- Uzunköprü -Keşan Edirne

Epeydir Edirne’yi gezmek istiyorduk. Ebru burnunun ucu olmasına rağmen uzundur görmemişti. Ben de aslında çok sevmediğim fakat Edirne usulü olunca bayıla bayıla yediğim ciğeri tekrar tatmak istediğimden bu seneki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatilinden de faydalanmak istedik. Ve ver elini Edirne…

Sabah erken kalktım ve Ebru’yu annelerinin yanından, Enez’den almak için saat 07:00 de teker çevirdim.  Yolda, Selimpaşa’da durup çakallı menemen yemeği de ihmal etmedim. Saat 12:00 de Enez’e varmıştım.

Önce Enez’i gezdik. Tabi benim için. Yoksa Ebru avcunun içi gibi biliyor. Enez, Edirne’nin ilçelerinden. Diğer ilçelere göre pek gelişmiş olduğu söylenemez. Denize kıyısı olduğundan yazlıkçılar tarafından tercih ediliyor daha çok. Eski adı Ainos olan Enez’in ilk sakinleri kimlerdi, kesin olarak bilinmiyor. Eskiçağ kaynaklarında, Ainos’un yerinde önceleri Trak kabilelerinin yerleşmiş olduklarını, MÖ 7. yüzyılda İzmir’in kuzeyinde Aiolia bölgesinde yaşayan Aioller tarafından iskân edildiği, daha sonra ise, Mytileneliler (Midilli Adası) ile Kymeliler tarafından bir koloni olarak kurulmuş olduğu zikrediliyor. MÖ 6. yüzyılın sonlarında Pers Kralı Darius’un 513 tarihinde yaptığı İskit seferinden sonra Trakya ve dolayısıyla Enez Pers İmparatorluğu’nun hakimiyeti atına girmiş. MÖ 478/477 tarihinde Attik -Delos Deniz Birliği’ne katılmış. Şehir, Pers Kral Barışı ile MÖ 386 yılında bağımsızlığına kavuşmuş. Hellenistik Çağ’da Ptolemayosların hakimiyetinde kalan Enez, MÖ 190 yılında Romalılar’ın Trakya’yı zaptetmeleriyle tekrar bağımsızlığını elde etmiş. Bizans Çağında bir prenslik merkezi olan Enez’e Orta Çağ’da Cenevizli Gattilusio ailesi hâkim olmuş. Enez, 1456 Ocak ayında bizzat Fatih Sultan Mehmet’in komuta ettiği Osmanlı ordusu ve Kaptan-ı Derya Has Yunus Bey komutasındaki 10 kadırgalık Osmanlı filosu tarafından teslim alınmış ve Osmanlı topraklarına katılmış.

Ve rotamızı Çataltepe köyüne çevirdik. Ülkemizde ondan fazla Çataltepe olduğunu şaşırarak öğrendik. Yüz yirmi haneli küçük bir köy olan Çataltepe ağırlıklı Kürt vatandaşlarımızın oluşturduğu, 1901 yılında yerleşime açılmış küçük bir köy.

Buradan Gala Gölüne geçtik. Göl aynı isimdeki milli parkın içinde yer alıyor. Eskiden daha geniş olan alanı drenaj çalışmaları sonucunda daralmış. Sulak saha, göl ve orman ekosistemlerini ve bu ekosistemlerde barınan çeşitli canlı türlerini ihtiva etmesi, 111 kuş türünün varlığı, nesli tehlikeye düşmüş veya nadir türleri, özellikle tepeli pelikan (pelecanus crispus) bayağı aynak (plegadis falcinellus) ve küçük karabatak (microcarbo pygmeus) gibi nesli son derece azalmış türleri barındırması kaynak değerlerini oluşturuyor. Gölün ulaşılabilen kısmında ağaçtan şaleler, tuvalet ve mutfak için yine ağaçtan yapılar mevcut. Ancak hepsi terk edilmiş görüntüsü içinde. Kısacası milli park hizmete açık değil.

Bir sonraki durağımız Yenikarpuzlu. Belde 1877 yılında 93 Harbi sırasında Yunanistan ve Bulgaristan’dan gelerek bölgeye yerleşen Pomaklar tarafından kurulmuş. Türk Kurtuluş Savaşı’nda Yunan ordusu tarafından işgal edilmiş ve 19 Kasım 1922 tarihine kadar işgal altında kalmış. Yerleşimin adı, 1904 yılı kayıtlarında Kozkırı olarak geçse de 1928’den beri Karpuzlu adını taşımakta. 7 Mart 1975 tarihinde “Yenikarpuzlu” adıyla beldeye çevrilmiş.

Buradan bir sınır kasabası olan İpsala’ya geçtik. Çeltik tarlaları ve sınır kapısı ile ünlü ilçenin bulunduğu bölge çok eski bir yerleşim bölgesi. Bölgeye ilk gelenlerin, bölgeye adlarını veren MÖ 4000 yıllarında Trak kavimleri olduğu tahmin edilmekte. MÖ 12. yüzyıla kadarki 800 yıl boyunca yeni yeni Trak boyları gelip, bölgeye ve Doğu Trakya’ya yerleşmiş. Balkan Yarımadası’nın birçok kısmı bu gelen akım ile dolmuş. Traklar, Balkan Yarımadası’na maden devri medeniyetini getirmişler. Onlardan kalma paralar, Trakların yazı bildiklerini ve kullandıklarını gösteriyor. Pers İmparatoru I. Daryüs (Büyük Dara), MÖ 6. yüzyıl sonlarında ilçenin bulunduğu bu bölgeyi imparatorluğuna eklemiş, Traklar Pers İmparatorluğu’nun zayıflama döneminde, aralarında birleşip isyan çıkarmışlar. Trez Atlı Boy Beyi Başkanlığında bir Trak Devleti kurmuşlar. Bu kurulan Türk Trak Devletinin Başkenti Kypsela (İpsala) imiş. I. Murat’ın kumandanlarından Gazi Evrenos Bey tarafından 1356 yılında alınmış olan İpsala ilçesinin Osmanlı tarihinde önemli bir yeri var. O tarihte çayır olan bugünkü çeltik ekili sahalarda Osmanlı Ordusu’na at yetiştiriliyormuş İpsala yüzyıllarca Osmanlı Süvari Ordusu’na at yetiştirilen bir kaynak olmuş.

Ardından Uzunköprü’ye geçtik. Dünyanın en uzun taş köprüsüne sahip olan Uzunköprü’nün tarihi Neolitik Çağ’a (MÖ 8000-5500) kadar uzanmakta. MÖ 1400’lü yıllarda Trak kabilelerinin yerleşim yeri haline gelmiş ve uzun bir süre böyle kalmış. Traklar’dan sonra burası birçok defa el değiştirmiş, MÖ 7. yüzyıldan itibaren sırasıyla Yunan, Pers, Makedon, Roma ve Bizans hakimiyetleri altına girmiş. Bölgenin bu kadar eski bir geçmişe sahip olmasına rağmen bugünkü Uzunköprü kentinin olduğu alanın bataklıklar ve sık ormanlarla kaplı olmasından dolayı Osmanlılarca kadar üzerine herhangi bir şehir inşa edilememiş. Bu nedenle bölgede kurulan en yakın şehir, Roma İmparatoru Traianus (MS 53-117) tarafından karısı Plotina adına bugünkü Uzunköprü ile Dimetoka arasında Meriç nehrinin iki yakasına kurulan Plotinopolis kenti. Burası Eski Uzunköprü olarak da adlandırılıyor. En son Bizanslıların yönetiminde bulunan bölge Edirne’nin Osmanlı Sultanı I. Murat tarafından 1363 Sazlıdere Savaşı’yla fethedilmesi sonucu tümüyle Türklerin hakimiyetine geçmiş ve ancak bu dönemden sonra bugünkü yerinde Uzunköprü kenti kurulabilmiş. Uzunköprü Osmanlı Devleti tarafından Rumeli’de kurulan ilk Türk şehri. Sultan II. Murat tarafından 1427 yılında Ergene şehri adıyla kurulmuş. Kentin kuruluşu hem bu bölgede o dönemin başkenti Edirne’nin Gelibolu ve Balkanlar’a açılan çıkış yolu üzerinde bir yerleşim yeri ihtiyacının hem de Ergene nehri üzerindeki büyük köprünün 16 yıl süren yapım çalışmalarının bir sonucu gerçekleşmiş. Gelibolu’ya sefere çıkan II. Murat, ordusunun yağan yoğun yağmurlar yüzünden yaşanan taşkınlardan Ergene nehrini geçememesi ve ahşaptan yapılan geçici köprülerin de sellere karşı dayanıksız olması nedeniyle nehrin üzerine taştan bir köprü yaptırmaya karar vermiş. 1424 yılında yapımına başlanan ve 3 yılda bitirilen 360 gözlü ilk köprüyü II. Murat yeterli bulmamış ve tümüyle yıktırıp yeniden yaptırmış. Günümüzde ilçede bulunan köprü işte bu ikinci köprü. 19. yüzyıla kadar devamlı Türk hakimiyetinde kalan Uzunköprü, 20 Ağustos-20 Kasım 1829 ile 21 Ocak 1878-13 Mart 1879 tarihlerinde Rusya; 2 Kasım 1912-19 Temmuz 1913 arasında Bulgarlar ve son olarak da 25 Temmuz 1920-18 Kasım 1922 arasında Yunanlar tarafından olmak üzere yüz yıllık zaman dilimi içerisinde dört ayrı işgal yaşamış. 1920 yılındaki son işgalde Yunanlar kentin adını Makrifere’ye çevirmiş ve 2 yıldan fazla bu adla anılmış. 18 Kasım 1922‘de kentin Türkler tarafından geri alınmasından sonra Uzunköprü olan özgün adına geri kavuşmuş. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri’yle 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması’nda Meriç nehrinin Türkiye-Yunanistan sınırı olarak kabul edilmesiyle son ve kesin olarak Türk topraklarında kalan Uzunköprü’de kentin kurtuluş tarihi olan 18 Kasım her yıl törenlerle kutlanıyor.

Bir sonraki durağımızın ismi çok enteresan. Çöpköy ! Çöpköy’ün tarihi, Osmanlı Devleti’nin 1361’de Edirne’yi alıp başkent yapmasının ardından Rumeli ve Balkanlar’a yoğun seferler yaptığı ve Trakya’yı yeniden şekillendirdiği 14’üncü yüzyılın sonlarına, 1400’lerin başlarına kadar dayanıyor. Nitekim, Çöpköy’ün “kasabası”, yani bağlı olduğu ilçe olan Uzunköprü, Osmanlı Devleti’nde Sultan II. Murat’ın emriyle Rumeli yakasında kurulan ilk Türk şehri. Ancak Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş döneminde, Trakya’daki birçok yerleşim yeri gibi Çöpköy de birçok defa Yunanlar ve Bulgarlar tarafından işgal edilmiş. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ile düşmandan temizlenen Çöpköy’ün kurtuluş günü Uzunköprü ile aynı gün, 18 Kasım’da kutlanmakta. Nişanyan Yeradları Envanteri’nde Çöpköy “20. yy. başında “Bulgar yerleşimi” olarak, günümüzde ise “Pomak – Alevi yerleşimi” olarak tanımlanmakta. Heinrich Kiepert’in 1877’de Berlin’de yayınlanan Karte vom Östlichen Rumelien haritasında ise Bulgarca “Çepova” adı Latin harfleriyle Türkçe olarak yazılmış. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin 1901 yılına ait Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Rumeli-i Şahane Haritaları’nda “Çöpköyü” olarak yazılmış. Bazen Manisa’nın Sarıgöl ilçesine bağlı Çöpköy ile de karıştırılan Çöpköy’ün ismiyle ilgili birkaç rivayet var. Birincisi; coğrafi olarak stratejik bir kavşak noktasında yer aldığı için eski zamanlardan beri göç eden insanların kesişim noktası olmuştur ve insanlar nereye gideceklerini, nerede ikamet edeceklerini Çöpköy’de çöp çekerek kararlaştırmış. Bu şekilde köyün adı “çöp çekilen yer” olarak öne çıkmış ve sonraları Çöpköy olarak kalmış. Çöpköy’ün civardaki 15’e yakın köye doğrudan bağlantı yolunun olması ve Uzunköprü – Hayrabolu arasında önemli bir kavşakta yer alması bu isim hikayesini mantıklı kılıyor. Hikayesi daha güçlü olan bir diğer rivayete göre ise Çöpköy, ismini şu şekilde almış: Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de egemenliğini pekiştirdiği yıllarda, Edirne başkent iken, o zamanki adı “Cisr-i Ergene” olan, Uzunköprü ilçesine adını veren, “dünyanın en uzun taş köprüsü” olma niteliği olan ve UNESCO geçici kültürel miras listesinde yer alan 174 kemerli ve 1392 metre uzunluğundaki tarihi köprünün yapımı 1426’dan 1443’e kadar 17 yıl sürmüş. İnşaatın temellerini oturtmakta zorlanan ustalar büyük sıkıntılar yaşadığı için, çoğu devlet yöneticisi gibi dönemin Padişahı II. Murat da birçok kez dönemin başkenti Edirne’den Uzunköprü’ye gelmiş, inşaatı ziyaret etmiş ve ustalarla toplantılar yapmış. Bu ziyaretlerden birinde padişah o gün Uzunköprü’de kalmış ve ertesi gün ava çıkmak istemiş. Kıyafetlerini giymiş ve yanındakilerle birlikte Çöpköy’ün bayırlarına doğru ava çıkmışlar. Av için araziye açılan padişah ve ekibi, Kırkkavak Köyü’nün doğu yönünden avcılık taktiği gereği takımlar halinde dağılarak fundalık ve susuz vadilerden ilerlemiş, Beykonak Köyü’nün Süleymaniye Tepesi’nden salınarak Çöpköy’e varmış. Köye girince soğuk birer tas ayran ikram edilmesini isteyen avcılara köy ahalisi bir küp ayranı taslarla ikram etmek üzere hazırlamış. Köydeki ahali, tam ayran taslarını ikram ederken avcılardan bazılarının oldukça yorgun ve terli olduğunu görmüş. O sırada hemen evin damından kibrit büyüklüğünde saman çöpleri kopararak soğuk ayran taslarının içine koymuş. Padişah ve avcı ekibi tasların içindeki saman çöpünden dolayı ayranı üfleyerek, yavaş yavaş içmiş. Vardır bir hikmeti deyip misafirlik adabı ile bir şey demeden, teşekkür edip Uzunköprü’ye, oradan Edirne’ye dönmüşler. Aylar sonra bile ayran taslarındaki saman çöpü padişahın aklını kurcalamaya devam etmiş ve adamlarını göndererek kendilerine ayran ikram eden ev sahibini saraya getirmelerini istemiş. Padişah, saraya gelen ev sahibine soruyu yöneltmiş: “Hatırlamışsındır, zamanla sizin ikram ettiğiniz soğuk ayrandan birer tas içmiştik. Ama tasların içinde saman çöpü vardı. Bunun bir hikmeti var mıdır, nedendir?” Ev sahibi padişaha şu cevabı vermiş: “Padişahım, sizler avdan geliyordunuz, yorgundunuz, hatta terliydiniz. İkram ettiğimiz ayran çok soğuktu. Hızlı içseniz maazallah hasta olabilirdiniz. Biz de ayranları yavaş için, soğuğu sizi hasta etmesin diye tasların içine saman çöpü attık.” Ev sahibinin ince düşüncesini anlayan padişah kendisine bir kez daha teşekkür etmiş ve bir kese altın ile mükafatlandırmış ve eklemiş: “Bundan sonra sizin köyün adı Çöpköy olsun”.

Bir sonraki durağımız Keşan. İlçe, MÖ 30. yüzyıldan itibaren Luvi ve Traklarla başlayan bir geçmişe sahip. Yöre, daha sonraları eski Yunan, Pers, Makedonya ve Bizans yönetimlerinde kalmış, 14. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı hakimiyetine girmiş. 1877 yılında Gelibolu Sancağı’na bağlı ilçe olan Keşan, sırasıyla Rus, Bulgar ve Yunan işgallerine uğramış, 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Anlaşması sonrası 19 Kasım 1922’de TBMM hükümetine bağlanmış. Keşan isminin farklı hikayeleri var. Salakoğlu fethedildikten sonra, buraya Anadolu’dan göçmen getirtip yerleştirilmiş. “Gacal” tabir dilen eski yerlilerin bunların torunları olduğu söyleniyor. Trakya’nın güneyine yoğun olarak yerleştirilen bu Yörüklere “Topkeşan” Yörükleri deniliyormuş. İsim zamanla kısalmış ve Keşan olarak kullanılmaya başlanmış. Bir başka söylenceye göre ise kirişlerinin çokluğu ile dikkati çeken bir han varmış ve dı “Kırkkirişhan” imiş. Keşan adı da buradan gelmekteymiş. Keşan’ın ismi ile ilgili bir başka söylence de bugünkü eski mezbahahanenin bulunduğu yerde çok eskiden bulunan, kervanların dinlenme yeriyle ilgili. Burada atlar dinlendirme amaçlı kaşandırılır, yani araba ve koşumlarından sökülüp dinlendirilirmiş. Kaşandırmak yani dinlendirmek deyimine dayanılarak Keşan’ın adı bir müddet Kaşan olarak da kullanılmış.

Ve buradan günün son durağı olan Edirne’ye geçtik. İlk olarak geceleyeceğimiz otelimizden yer ayırttık. Burada bizim için önemli olan, şehir merkezine yakın, sessiz sakin, temiz ve uygun bir yer olmasıydı. Biraz araştırma sonrasında hem şehrin içinde, gezilecek yerlere yürüme mesafesinde hem de fiyatı uygun bir pansiyon olan Kaleroom’u seçtik. Deprem zamanında kapılarını depremzedelere açmış olan bu pansiyonda kahvaltı verilmiyor. Pansiyona yerleştikten sonra kendimizi Edirne sokaklarına attık. Gezilecek çok yer vardı zira Edirne bir açık hava müzesi gibi. Ben bu haliyle Edirne’yi Roma’ya benzetirim.

Önce biraz Edirne’nin tarihinden bahsedeyim. Şehir Roma İmparatoru Hadrianus tarafından kurulmuş ve Hadrianopolis adını almış. Daha önce Uskudama adında eski bir Trak yerleşimiymiş. Osmanlı dönemindeki adı Edrine Yunanca adından türetilmiş. İngilizcede Adrianople olarak yazılıyor, 1928’deki Türk Harf Devrimi’nin ardından Edirne uluslararası alanda kabul edilen yeni adı olmuş.

Edirne civarına bilinen ilk yerleşimciler, Trak kabilelerinden Odrisler ve Bettegeriler. Yaygın görüşe göre günümüzde Edirne’nin bulunduğu Meriç ile Tunca nehirlerinin birleştiği yere Odrisler tarafından, Odris veya Odrisia adı verilen açık bir şehir veya pazar yeri kurulmuş. MÖ 1400-1200 yılları arasında bölge Akaların eline geçmişti ve bu dönemden sonra “polis” hâline getirilmş. Ahameniş İmparatoru I. Darius’un MÖ 510’larda yıllarında İskitler üzerine düzenlediği sefer sırasında bölge Pers hakimiyetine girmiş. MÖ 460 yılında I. Teres hükümdarlığında bağımsızlığını ilan eden Odrisler, tekrar bölgenin hâkimi olmuşlar. MÖ 340 yılında II. Filip hükümdarlığındaki Makedonların eline geçen yerleşim yeri, bu dönemde Orestia adıyla anılmaya başlanmış. Bölge, daha sonraları Kelt istilalarına da uğramış. Makedonların kontrolündeki Orestia, MÖ 168’de Romalıların eline geçiyor. Roma İmparatoru Hadrianus’un MÖ 123-124 yılları arasında gerçekleştirdiği doğu seyahati sırasında adı Hadrianapolis olarak değiştirilen Orestia’ya şehir statüsü vermiş. Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye ayrılmasının ardından Bizans İmparatorluğu’nun kontrolünde kalan Hadrianapolis, bu dönemde Got, Hun, Peçenek, Avar ve Bulgar saldırılarına maruz kalmış. 813 yılında Bulgaristan Hanı Krum tarafından ele geçirilen şehir, Krum’un ölümü sonrasında tahta geçen Omurtag’ın Bizans İmparatoru V. Leon arasında 815 yılında yapılan antlaşmayla birlikte iki devlet arasında otuz yıllık barış sağlanırken şehrin kontrolü Bizans İmparatorluğu’na bırakılmış. Binli yıllarda şehir, birkaç defa Peçenek ve Kuman saldırısına uğrasa da Bizans İmparatorluğu kontrolünde kalmış. Haçlı Seferleri sırasında çeşitli saldırılara uğrarken, Latin İmparatorluğu kontrolüne giren şehirde Bulgarlarla 1205’te yapılan muharebede Latinler mağlup olmuş. Latin İmparatorluğu’nun 1261 yılında yıkılması sonrasında Hadrianapolis Bulgarların yönetimine girmiş. Farklı kaynaklara göre 1361-1371 yılları arasında değişiklik gösteren süreçte şehir Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmış. Türklerin eline geçince adı Edirne olarak değişen ve daha sonradan Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapan şehir, 1453’te İstanbul’un başkent olmasından sonra da önemini kısmen yitirse de padişahların gözde yerlerinden biri ve canlı bir ticari ve idari merkez olarak kalmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlamasıyla yabancı işgalini ilk olarak 1828-29 yılındaki Osmanlı-Rus harbinde yaşayan şehir, 93 Harbi’nde (1877-1878) tekrar Ruslar tarafından işgal edilmiş. Balkan Harbi’nde (1912-1913) ise Bulgarlar tarafından işgal edilmiş. Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra kabul edilen barış anlaşmasıyla Bulgaristan’a geçen kent, daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan patlak veren İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra tekrar Türk topraklarına katılmış. I. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgiyle çıkmasının ardından Edirne, Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğramış; Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasıyla 25 Kasım 1922’de nihai olarak Türk egemenliğine girmiş ve Lozan Antlaşması ile Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak geri alınan Karaağaç’ın 15 Eylül 1923’te Türkiye’ye katılmasıyla ilin sınırı bugünkü halini almış. Antlaşma anısına inşa edilen Lozan Anıtı ilçenin Karaağaç mahallesinde bulunuyor.

Kaldığımız pansiyondan çıkıp direkt çarşıya girdik ve ilk olarak Bedesteni gezdik. Bedesten Çarşısı, 1417-1418 yıllarında Sultan Çelebi Mehmet tarafından, Eski Cami’ye gelir sağlamak amacıyla inşa ettirilmiş. Erken Osmanlı dönemine ait mimari dokusuyla günümüzde hala yaşayan nadir yapılardan biri. Mimar Hacı Alaaddin’in eseri olan çarşı, dikdörtgen planlı ve 14 kubbeli yapısıyla dikkat çekiyor. Her bir kubbeye yerleştirilmiş pencereler, iç mekânı doğal ışıkla aydınlatıp ve tarihi atmosferini korumasını sağlıyor.

Ardından Rüstem Paşa Kervansarayını gezdik. Kanuni Sultan Süleyman’ın Sadrazamı Rüstem Paşa kendi adını taşıyan kervansarayı Mimar Sinan’a yaptırtmış. Kervansaray 1972 yılında restore edilerek otel haline getirilmiş ve başarılı görülen bu restorasyonla 1980 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü almış.

Ve Edirne’nin 32 tarihi camiinin en ünlülerinden Eski Ulu Cami. Caminin yapımına Yıldırım Bayezid Han oğlu Emir Süleyman tarafından 1403 senesinde başlanmış. Ölümünün ardından inşası 1414 yılında Çelebi Mehmet zamanında tamamlanmış. Caminin yan kapısı üzerinde yer alan kitabeye göre Mimarı Konyalı Hacı Alâeddin ve kalfası İbrahim oğlu Ömer. İslam dininde kutsal sayılan, cennetten geldiğine inanılan ve ana parçası Kâbe’de yer alan ”Hacer-ül Esved” taşının Türkiye’de bulunan 6 parçasından 1’i Edirne’deki Eski Cami’de yer alıyor. Ayrıca, 1988’de değiştirilen Kâbe örtülerinden sekiz tanesinden biri de yine bu camide sergileniyor. Kâbe kapısını oluşturan perde olan bu örtüye ‘Burka’ deniyor. Örtü, 70 kilogram ağırlığında, saf ipek, 6 metre boyunda ve 3 metre enindeki bu örtüde başta Fatiha Suresi olmak üzere kıblenin değişimi ve değişik ayetler bulunmakta.

Artık Edirne’nin simgesi haline gelmiş Selimiye Camii’ni gezme vakti gelmişti. Ancak, caminin restorasyonda olması maalesef bu dünya harikasını detaylı gezmemizi engelledi.

Yapımına II. Selim’in emri ile 1568 yılında başlanan caminin inşası binlerce kişinin yoğun çalışması ile yedi yıl sürmüş ve 1575 yılında tamamlanmış. Osmanlı mimarisinin en önemli eseri olarak kabul edilen camiyi Mimar Sinan “ustalık eserim” olarak tanımlamış. Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye’de daha önceki hiçbir camide ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmış. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre yüksekliğinde, 31,25 metre çapında, tek bir lebi ile örtülmüş. Kubbe, 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuş. Kasnak, fil ayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlı. Mimar Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekâna verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekânın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirliyor. Cami’nin dört köşesinde yer alan ve her biri üç şerefeli olan minareleri, dünyanın en görkemli örnekleri arasında gösterilmekte. Minarelerin uzunluğu, alemleri dahil 85,67 metre. Mimari açıdan en dikkat çekici yönü ise, mümkün olabilecek en ince şekilde tasarlanmaları ve her birinde birbiriyle çakışmadan ayrı ayrı şerefelere ulaşan üçer merdivenin bulunması. 2011 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine alınmış olan cami, aynı zamanda bir külliyenin de merkezini oluşturuyor ve camiyi üç taraftan çevreleyen dış avluda Darül Sıbyan, Darül Kurra, Darül Hadis medreseleri ile muvakkithane ve kütüphane bulunuyor. Caminin batı kenarını boydan boya kaplayan arasta, camiye gelir sağlamak ve cami platformunu istinat duvarıyla desteklemek amacıyla yapılmış. Arastanın tasarımı da Mimar Sinan’a ait. Mimar Sinan istinat duvarını tek sıra dükkân olarak yapmış. Ancak daha sonra III. Murad zamanında Mimar Davut Ağa tarafından bu dükkanların üzeri beşik tonozla örtülerek tek sıra dükkanların karşısına yeni dükkanlar yapılmış ve arasta bugünkü şeklini almış.

Artık karnımız iyice acıkmıştı. Edirne’ye gelip de ciğer yemeden dönmek de olmazdı. Tabi ki ciğer de Aydın’da yenecekti. Biz de öyle yaptık ve tüm diğer ciğerciler müşteri avlama peşindeyken, Aydın Tava Ciğer’in önünde 40-50 kişilik bir kuyruk vardı. Şansımıza dışarıda oturmayı kabul eden var mı diye sordular ve biz de kabul ettik de tahmini 40-45 dakikalık bir bekleme süresinden kurtardık. Ciğer ziyafetinden sonra Hayrabolu tatlısını da ihmal etmedik tabi ki…

Yemekten sonra üniversiteli gençlerin rağbet ettiği Barlar Sokağına geçtik. He Cumhuriyet Bayramı olması hem de sınav haftası olması nedeniyle nispeten boş olan barlardan birinde biralarımızı içtikten sonra dinlenmeye çekilmek üzere pansiyonumuza döndük.

30.10.2025 – Karaağaç-Meriç-Havsa-Lüleburgaz-Babaeski-Alpullu-Hayrabolu

Sabah biraz erken kalktık zira bugün hem gezeceğiz hem de dönüş yoluna çıkacağız. İlk durağımız Karaağaç olacak ve orada kahvaltımızı edeceğiz. Yaklaşık bir 15 dakikalık sürüşle Karaağaç’a vardık. Bir üniversite bölgesi olan ve öğrencilerin tatil nedeniyle burada olmamasından kahvaltı için açık yer bulmakta biraz zorlandık. Sonunda Lozan Kafe’yi bulduk. Çok şirin, eski eşyalarla bezeli içinde kitaplık da bulunan sevimli bir kafe Lozan Kafe. Burada kahvaltımızı ederken öğrenciler de gelmeye başladı. Gençlerin arasında olmak çok keyifli. Hemen yakında meyve satan bir seyyar manavdan da kendi bahçesinden elma ve ayva aldık. Sonrasında hemen yakında bulunan Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini gezdik. İçinde birçok müze, temsili Edirne Tren Garı ve Lozan Anıtını barındıran bu kampüse sahip oldukları için öğrenciler çok şanslı. Kampüs gezisi sonrası kampüsün tam karşısında yer alan Orta Kahve’de kahvelerimizi içtik ve sahibi Bülbin Hanım’la uzun uzun sohbet edip kendi ürünü olan portakallı kahveden satın aldık. Nefis bir lezzet. Tavsiye ederim. Biraz Karaağaç’tan bahsedeyim. 16. yüzyıldan önceki kaynaklarda adına rastlanmayan Karaağaç, topografik konumu itibarıyla Edirne’ye oranla yüksek bir mevkide bulunması, orman ve nehirlerle çevrilmiş olması sebebiyle Edirne merkeze oranla özellikle yaz aylarının daha serin geçmesi ve şehre yakın olması nedeniyle bir sayfiye yeri olmuş. Kaynaklarda Karaağaç’ın bir Rum köyü olduğu, Edirnelilerin yazlık evlerinin bu köyde bulunduğu ve köyün o zaman için, çevre halkı tarafından mesirelik ve eğlence bölgesi özelliğini taşıdığı anlatılmakta. 19. yüzyıldan itibaren İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan tren yolu için Edirne Garı’nın Karaağaç’a yapılmasından sonra köy gelişmeye başlamış. Bu yıllarda ticaret artmış, geniş bir alana yayılan dutluklar ile ipekböceği üretimi yapılarak koza fabrikaları açılmış. 20. yüzyılın başlarında da devam eden gelişme, artan nüfusuyla birlikte köy konumundan kaza konumuna gelmiş; oteller, lokantalar, kafeler, sinemalar dans salonları, birahaneler gibi gösteri ve eğlence yerleri ile çeşitli spor etkinliklerinin yapıldığı Karaağaç “Küçük Paris” lakabını almış. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sırasında zaman zaman el değiştiren Karaağaç, artan nüfusu ve tren yolunun buradan geçmesiyle Fransız askeri makamlarının idaresinde kurulan, Müttefikler Arası Trakya Hükümeti’ne 7 ay boyunca Gümülcine ve İskeçe ile birlikte merkezlik yapmış. 1920-23 yılları arasında Yunan işgali altında kalan Karaağaç, Mudanya Ateşkes Anlaşması’nda belirlendiği biçimiyle, Lozan Antlaşması’nda Türkiye’ye verilmiş. Edirne’nin Karaağaç semtinde yer alan ve 1972 yılına kadar da tren istasyonu olarak kullanılan gar binası, bu tarihten itibaren Trakya Üniversitesi’ne devredilerek Trakya Üniversitesi’nin çeşitli birimlerini barındırmış ve sosyal tesis olarak kullanılmış. Bina günümüzde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılmakta. Burada yer alan “Lozan Anıtı, Meydanı ve Müzesi”‘nin 19 Temmuz 1998 günü açılışı yapılmış.

Buradan Edirne Köprüsünün geçtiği Meriç Nehrine doğru yola çıktık. Burada biraz gezdikten sonra nehrin kıyısındaki bir kafede kahvelerimizi yudumladık.  Balkanlar’ın en büyük nehirlerinden biri olan Meriç, Rila Dağı’nın kuzey eteği yakınlarından çıkıyor. Bulgaristan’da Filibe ovasını, Türkiye’de Edirne şehrini, Batı Trakya’yı suladıktan sonra, Ege Denizi’ne dökülüyor. 480 km uzunluğunda. Başlıca kolları Ergene, Arda ve Tunca. Türkiye’nin 10. büyük nehri. Toplam 172/211 kilometresi Türkiye’de. Nehrin üzerinde, Edirne Köprüsü, Meriç Köprüsü veya mecidiye Köprüsü olarak anılan köprü Sultan Abdülmecit tarafından 1842-1847 yılları arasında inşa edilmiş, mimarı belli değildir.

Bir sonraki durağımız Havsa. Burada çok kalmadık. Fotoğraflarımızı çekip yolumuza devam ettik. Havsa ilçesi Antik Romalılar tarafından kurulmuş. Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldıktan sonra Bizanslıların elinde kalmış. 1331 yılında Rumeli’ye geçen Türkler burayı I. Murat vasıtasıyla Türk topraklarına katmışlar ve ilçeye “Hosa” adını vermişler. Edirne Osmanlı Devletinin hükûmet merkezi olduktan sonra Hosa’da bulunan Rumlar, Padişah I. Murat’ın ikamet ve din serbestisi ile ilgili fermanlarına aldırmadan burayı terk ederek İstanbul ve Selanik taraflarına göç etmişler. Fetihten sonra Anadolu’dan getirilen göçmenlerle kasabanın Türkleştirilmesi sağlanmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın buraya önem vermesiyle de Türklük gelişmiş.

Buradan Lüleburgaz’a devam ettik. Zaman sıkıntımızdan dolayı pek zaman geçiremedik. Hatta fotoğraf dahi çekemedik. Edirne seyahatinin Kırklareli bacağı olan Lüleburgaz ve civarı milattan önceki dönemde Trak, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu hakimiyetindeymiş. Roma İmparatorluğu’nun bölünme döneminde Bizans egemenliğine girip, Osmanlı’nın kuruluş döneminde Osmanlı’nın eline geçmiş.

Bir sonraki durak Babaeski. Artık iyice karnımız acıkmış olduğundan, yemek yemek için bir yer ararken karşımıza Öner Tavuk Çevirme çıktı. Ebru’yla ortak büyük bir pilici gömdükten sonra hızlıca etrafı gezmek istedik. Yakındaki Cedid Ali Paşa Camisini dolaştık. Ardından hızlı bir tur atıp yolumuza devam ettik. Babaeski hakkında bilgi vermek istiyorum.

Babaeski ismi yörede bulunan Baba Kavağı ağacından gelmiş. Eski Osmanlıda Babaeski civarındaki kavak/kayın ağacından yapılan oklar ve yaylar çok meşhurmuş. Saltukname’de Babaeski’den ve bu yörede yetişen Baba Kavağından bahsediliyor. Buna göre Sarı Saltuk’un diktiği kavak ağacı 10 kişinin kucaklayamayacağı kadar büyükmüş. Buna “Baba Kavağı” denilirmiş. Babaeski’nin isminin buradan türediği söyleniyor. Bir diğer rivayet ise Fatih Sultan Mehmet’e dayandırılıyor. Bir söylentiye göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethi için Edirne’den yola çıkıp buraya geldiğinde, Eski Cami önünde gördüğü yaşlı bir tamirciye beldenin ne zaman kurulduğunu sormuş ve aldığı yanıt, “Eskidir, eski,” olmuş. Padişah, yaşlı adamın kendi yaşını sorduğunda da yine, “Baba, eski,” yanıtını almış. Bunun üzerine beldenin adı “Babaeski” olarak anılmaya başlanmış.

MÖ 5. yüzyıl ortalarında burada kurulan Trakların Odrys kolunun kurduğu devletini Makedonya Kralı II. Phillip yıkmış, bunu Bitinya Krallığı’nın egemenliği izlenmiş. MÖ 46’da Roma İmparatoru Cladius Trakya ile birlikte Kırklareli yöresine de hâkim olmuşlar. Bizans İmparatoru I. Anastasius’un (491-518) yaptırdığı Marmara’dan Karadeniz’e kadar uzanan büyük liman suru Babaeski’nin yakınında geçmekte. I. Justinianus (527-533) bu surları onarmış, ancak bunlar sürekli saldırılara uğradığından günümüze ulaşamamış. Bizans döneminde, bölge Bulgarofigon olarak biliniyormuş ve 896’da Bizanslılar burada Bulgarlara karşı ağır bir mağlubiyet almış. 1047 yılında Leon Tornikios’un liderliğindeki isyancıların eline geçmişse de İmparator IX. Konstantinos tarafından geri alınmış. Babaeski yöresi, Sultan I. Murat döneminde Balaban Bey tarafından 1359’da Osmanlı topraklarına katılmış. Halen, bölgede Balkan Türkleri, Gacallar, Pomaklar, Megleno-Rumenler (Karacaovalılar ya da Nutyalılar) ve Çingeneler burada yaşıyor. yaşıyor.

Ve Alpullu üzerinden Hayrabolu’ya doğru yola çıktık. Alpullu Şeker Fabrikasının fotoğrafını çekip, yola devam ettik. Fabrikanın temeli 25 Aralık 1925 tarihinde atılmış ve 26 Kasım 1926 tarihinde işletmeye açılmış. Ülkemizin ilk şeker fabrikası. 2018 yılında özelleştirilmiş ve Binbirgıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret AŞ tarafından 150 milyon TL’ye satın alınmış.

Bir sonraki durağımız Hayrabolu. Artık dönüş yoluna çıkmamız gerektiğinden ilçeyi gezmeye hiç vaktimiz yoktu. Tek yapabildiğimiz karşımıza çıkan ilk tatlıcı olan Pey-Tat’ta yörenin meşhur peynir tatlısını yemek oldu. Tatlı, tuzsuz lor peyniri ile yapılan bir peynir tatlısı. Hayrabolu tarihçesine baktığımızda; şehir Trakya’nın en eski yerleşim birimlerinden biri. Türkler tarafından ilk olarak 1358 yılında fethedilmişse de kısa bir süre sonra Roma İmparatorluğu’nca geri alınmış. 1368 yılında Sultan I. Murad zamanında ikinci ve son olarak Roma İmparatorluğu’ndan geri alınmış. Bu tarihten sonra Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden, özellikle Kayseri ve Sivas dolaylarından seçilen aileler Hayrabolu ve çevresine iskân edilmiş. Eski adı Chariupolis’tir (Hanri-polis; Rüzgârlı şehir). Bugünkü adı ise ikinci fethinden sonra Hanripol; Hayrı-bol olarak değiştirilmiş ve günümüze “Hayrabolu” olarak gelmiş. Kuruluşu ile ilgili bir efsanesi var. Hayrabolu’nun bugün bulunduğu bölge tarihin çok eski çağlarında ormanlık bir bölgeymiş. Bir gün, bu bölgeden çok uzaklarda yaşayan ve hayatlarını hayvancılıkla sürdüren göçebe kavimlerden birinin koyunları kaybolmuş. Bütün kabile halkı günlerce ormanlık bölgede koyunları aradı durmuş. Bu arayıştan bitkin düşen sürünün çobanı, böğürtlen ve güvem yemişlerinin iç içe ve bolca bulunduğu bir çatakta gördüğü bir taşa oturup biraz dinlenmek ve etrafında bulunan bu yemişlerden de yemek istemiş. Çoban, çalılıklardan topladığı böğürtlen ve güvem yemişlerini avuçlarının içinde tutarak taşa oturmuş ve yemeye başlamış. İşte o anda hiç beklenmeyen bir olay olmuş. Çobanın oturduğu taş dönerek, güney istikametinde oturmuş olan çobanın yönünü kuzeye çevirmiş. Bu duruma bir anlam veremeyen ve çok korkan çoban alelacele oradan uzaklaşarak kabilesine dönüp durumu kabile reisi ile kabilenin ileri gelenlerine anlatmış. Çobanın anlattıklarını dikkat ve hayretle dinleyenler sonunda hep birlikte ‘Döner Kaya’nın bulunduğu mevkiye gitmeye karar vermişler. Böğürtlen ve güvem çalılıklarıyla kaplı ve orta yerinden tertemiz bir suyun aktığı derin bir çatak içine giren kabile mensupları orta yerde duran kayanın ne tarafa döndüğünü çobana sormuşlar. Çoban ilk oturuş istikameti ile dönüş istikametini anlatmış. Bunun üzerine kabile mensupları çobanın döndüğü kuzey istikametinde bulunan hafif yükseklikteki bayıra çıkmaya karar vermişler. Bayırın tepesine çıktıklarında ise hayretler içinde kaldılar. Çünkü kaybettikleri ve günlerce aradıkları koyunlarının tamamı oradaymış ve kabile bu olaydan sonra gelip buraya yerleşmeye karar vermiş. Koyunların bulunduğu yer, şu anda Hayrabolu şehrinin bulunduğu yer.

Tekirdağ’ın ilçesi olan Hayrabolu, Edirne Gezimizin son durağıydı. Gezimize, yol üzeri olması nedeniyle civar illere bağlı yerleri de kattık ve Trakya’da daha gezilecek birçok yer olduğunun altını tekrar çizerek evimize doğru yola çıktık…

⚠️ Paylaşım ve anlatılarda adı geçen yer, mekan, kurum ve kuruluşlar ile herhangi bir gelir odaklı (reklam vb.) işbirliğimiz yoktur. Tümü sadece bilgi amaçlı rehber niteliğindedir.

Shopping Basket

Google Analytics aracılığıyla site trafiğini analiz etmek için çerez kullanıyoruz. Cookie Policy