Karadeniz Gezisi

Korhan Alev – Ebru Yariz
04/08/2024 – 23/08/2024
Bu seyahatin sadece başlangıç ve varış noktaları önceden belirlenmiş olup, gidilen ve gezilen tüm yerlere ya bir gün önce ya da spontane karar verilmiştir.

04.08.2024 Devrek – Bartın – İnkumu

Saat 11:00 ‘de İstanbul’dan teker döndürdük. Önce Bartın yolu üzerinde karşımıza çıkan sevimli bir kasaba olan Devrek’te kısa bir mola verdik. Arabada atıştırdığımızdan mıdır nedir, çok meşhur simitlerini dönüşte tatmaya karar verip, yola destek olması için kahvelerimizi içtik. Bu arada da Bastoncular Çarşısını gezmeyi ihmal etmedik. Fakat, üzülerek söylüyorum ki, pek bastoncu kalmamış. Topu topu üç dükkan artık el işi baston işine devam ediyor. Ustalardan biriyle yaptığım sohbette artık gençlerin zanaatkarlığı pek de istemediğini, bu nedenle de iki yüz yıllık geçmişe dayanan bu kıymetli zanaatin artık yok olmaya doğru gittiğini üzülerek öğrendim.

Saat 18:00 gibi Bartın’a vardık. Hızlıca kalacak yer arayışına giriştik. Evlilik cüzdanı olmayanların Öğretmen Evi’nde kalamayacağını üzülerek öğrendik. Tek gece kalacağımız çok da erken yola çıkacağımızı göz önünde bulundurarak temiz, güvenli, orta halli bir otel arayışındayken, Varol Otel’e rastladık ve çok da incelemeden derhal girişimizi yaptık. Çantalarımızı odamıza bırakıp çok merak ettiğimiz İnkumu’na gittik. Çok sevimli bir sahil kasabası İnkumu. Yemek ve gün batımını burada gerçekleştirdik. Tabi mağarayı da merak edip gittik fakat mağaranın etrafının koruma altına alınmış olmasına rağmen çöplüğe hatta tuvalete dönmüş olduğunu görüp, üzüldük.

Yirmi gün süren bu macerada içinden geçilen il sayısı 15, katedilen mesafe toplam 3.690 kilometredir.

Bu güzel sahil kasabasından ayrılıp Bartın Merkeze geçtik. Bundan otuz sene önce gitmiş olduğum Bartın yıllar içinde ne kadar da değişmiş; büyümüş, serpilmiş. Trafiğe kapalı caddeleri, parkları, bahçeleri ile sevimli bir Anadolu şehri olmuş. Kırmızı Meydan ve Yalı Mahallesi şehrin lüks diyebileceğimiz bölgesi. Kahvelerimizi de burada içtik ve ertesi günkü uzun programı da göz önünde bulundurarak otelimize, dinlenmeye çekildik.

05.08.2024 Amasra – Pınarbaşı

Ve Amasra’ya doğru yola çıktık. Önce bir Amasra turu yaptık. Tarihi milattan önce beş binlere kadar dayanan bu sevimli sahil kenti kimleri konuk etmemiş ki? İyon kolonizasyonu, Persler, Roma İmparatorluğu ve Bizans, Cenovalılar derken nihayet Fatih Sultan Mehmet’in Ekim 1460’ta şehri teslim alması ile Türk kontrolüne geçmiş. Derhal Kıpçak Türkleri kente yerleştirilmiş ve artık bir Türk kenti haline gelmiş.

Turumuzu Konak Cafe’de çay ve tatlı ile taçlandırdık. Kazandibi enfesti. Kendileri yapıyormuş. Ellerine sağlık gerçekten. Kalesi ve tek arabanın geçebildiği, bunun için de türlü cambazlıkların yapıldığı, daracık sokakları olan bu sevimli sayfiye kentinden bir daha geldiğimizde illa balık yemeğe de kalacağımıza söz vererek Pınarbaşı’na doğru yola çıktık.

Önce çok hızlı bir şekilde Ulukaya köyünün bitiminde yer alan Ulukaya Şelalesine gittik. Hafta içi olması nedeniyle kimsecikler yoktu ve biz de rahat rahat fotoğraflarımızı çektik ve doğruca Valla Kanyonu’na doğru yola çıktık.

Yer yer derinliği 1200 metreyi bulan ve dünyanın ikinci en derin kanyonu olarak kabul edilen bu kanyon gerçekten bir doğa harikası. Kanyonun üzerine yapılmış olan bir burgu terasa önce kısa bir orman yürüyüşü ve ardından tahta köprülerle ulaşıyorsunuz. Yol üzerinde mısır kaynatan bir ağabey mısır almamızı önerdi. Ben de dönüşte alırız, dedim. “Kalmaz,” dedi. “Can sağlığı,” diyerek Burgu Teras’a doğru devam ettik. Bu arada beni bilmezsiniz; denizin kırk metre altına inerim de aynı şekilde yukarı çıkamam. O nedenle kendimi çok zorlayarak bir yere kadar gidebildim ama Ebru, Burgu Teras’a çıktı. Benim için de güzel fotoğraflar çekti.

Bu arada merak edenler için dünyanın en derin kanyonu Tibet’teki Yarlung Tsangpo Nehri boyunca uzanan 5500 metre derinliğindeki Yarlung Tsangpo Büyük Kanyonu. Valla Kanyonu ise 1900 metre derinlikle dünyanın ikinci en derin kanyonu. Kanyon dönüşünde Erol’un Yerinde kahvelerimizi yudumlayarak biraz soluklandık. Mısır mı? Gerçekten kalmamıştı. Ama karnımız öyle acıkmıştı ki teklif edilen mısırı kabul etmediğimize pişman olduk. Doğruca Pınarbaşı’na döndük ve yemek yiyecek yer aradık. Kasabayı da pek bilmediğimizden önümüze çıkan ilk yerde, bir esnaf lokantasında, Ali Abinin yaptığı dünyanın en lezzetli nohut pilavını birer tas cacık eşliğinde yedik. “Yedik” sözünün biraz hafif kaldığını kabul ediyorum.

Ve artık dinlenme zamanı gelmişti. Yol üzerinden yerimizi ayırttığımız, bungalov evlerden oluşan Kanyon Park otelimize vardığımızda ertesi günün programını çıkartıp, erkenden dinlenmeye çekildik.

06.08.2024 – Pınarbaşı – Cide – Gideros

Günün yorgunluğu ile uyku çekmişiz. Sabah saat sekizde gözler açıldı. Kahvaltımızı otelimizde ettikten sonra yola düşüldü.

İlk durak, Pınarbaşı’na bağlı Horma Kanyonu ve Ilıca Şelalesi’ydi. Horma Kanyonu üzerinde yapılmış üç kilometrelik, yer yer zeminden elli altmış metre yüksekliğe çıkabilen ahşap bir platformu katederek gezilebiliyor. Az önce de belirttiğim gibi, o yer yer dediğim kısımlarda neler hissettiğimi tahmin ediyorsunuzdur. Ancak, itiraf etmeliyim ki, buna kesinlikle değer.

Kanyon içerisinden Ilıca Şelalesinden dökülen, Zarı Çayı geçiyor ve muhteşem yeşil renk tonları ile bezeli cennet bir ortamda hissediyor insan kendini. Bu arada, Doğa Koruma ve Milli Parklar 10. Bölge Müdürlüğünde görevli orman mühendisi Hasan Yaşayacak ahşap yürüyüş yolunun kontrolleri sırasında yeni bir bitki türü bulmuş. Dünyada ilk kez keşfedilen bir tür olduğu tespit edilen bu türe coğrafi konum itibarıyla “Asia Minor” (Küçük Asya) adına ithafen, “Polystichum Asiae-Minoris” adı verilmiş.

Yürüyüşün sonunda içinde serinlemek isteyenlerin bolca bulunduğu Ilıca Şelalesi ve oluşturduğu gölcüğe ulaştık. Fotoğraflarımızı çekerek anları ölümsüzleştirdik ve Çatak Kanyonuna doğru yola çıktık.

Çatak Kanyonu 7 kilometre uzunluğunda yer yer 900 metre derinliğe ulaşan bir kanyon. Azdavay ilçesine bağlı olan kanyonun benim için esprisi, kanyon zemininde bulunan çaydan 450 metre yukarısına bir cam teras yapılmış olması. Otuz üç metre boyunda 10 metre genişliğinde olan cam terasın 15 metresi de kanyon boşluğuna bakıyor. Yani diyeceğim o ki, benim için bir kâbus. Tabi, benim kâbusum, Ebru’nun eğlencesine dönüştü, benim inatla boşlukta bulunan kısım üzerine geçme çabalarımı ve şükür nihayet başarmamı bol kahkahalı bir şekilde video çekti. Benim ne kadar eğlendiğimi hiç paylaşmayacağım.

Cide’ye doğru

Cide’ye doğru yola çıktık. Yol boyunca Cide’de mi kalalım, Gideros’ta mı kalalım diye konuşurken, yol bizi nereye götürecek bakalım deyip, önce Cide’de bir durduk. Kestane Dağı’nın eşiğinde yer alan ve yaklaşık bin kilometre kareye yayılmış olan güzel bir sahil kasabası Cide. Ancak, bizim bulduğumuz kamp alanlarının sahilde olması nedeniyle, gece rüzgârdan, gündüz de, koruma olmadığından, sıcaktan pişeceğimiz düşüncesiyle, önce marketten alış verişimizi yaptık ve benim otuz yıl kadar önce hayran kaldığım Gideros’a doğru yola çıktık.

Gün batmadan Gideros krater gölünün hemen kıyısındaki Beşiroğlu Camping’te kendimize harika bir çadır alanı seçtik. Beşiroğlu Camping sahibi İsmet Abi çok keyifli bir Karadeniz insanı. Karadeniz’in o sert dalgalarını yüzünde taşıyor. Konuşması da biraz öyle. Ama, gelin görün ki, azıcık sohbete girdiğinizde bölgenin yeşilini yansıtan bir yürekle karşılıyor insanı.

Gideros’un tarihi gerçekten çok eskiye dayanıyor. Eskiden korsanların sığınak yeri olduğu söylenen, denize açılan ağzı ancak iki tekne büyüklüğünde olan bu krater gölü köyü, gölün etrafında konuşlanmış, turistlere kucak açan yedi, sekiz kamping ve pansiyondan oluşuyor.

Bölgenin ismin nerede geldiği kesin değil. Otuz yıl önceki anımdan aklımda kalan bölgede yaşayan Rumların “Biz buradan Gideros,” demesinden kaldığını duymuştum. Şaka diye addediyorum zira Gideros isminin nereden geldiği kesin değil. Kökeninin Phrixus’un oğlu Kytoros’tan gelmekte olduğu yazıyor kitaplarda.

Bununla da yetinmiyor bölge. İlyada Destanına kadar uzanıyor tarihçe. Kytoros kentinde Truva Savaşı esnasında Enetlerin yaşadığı ve bu halkın savaşa katıldığı anlatılıyor zira. Bölge, içinde sayıldığı Paflagonya bölgesiyle paralel olarak MÖ. 7. yüzyılda Kimmer istilasına uğrar. Daha sonra sırasıyla Lidya, Pers, İskender ve Pontus İmparatorluklarına bağlı hale gelmiş. Devamında , MÖ. yaklaşık 60’larda Roma hakimiyeti altına girmiş. Sonrasında ise bölgenin kalesi 1284 yılının Eylül-Ekim Aylarında Çobanoğulları Beyi Muzaffereddin Yavlak Arslan tarafından fethedilmiş .  Candaroğulları Beyliği’nin Osmanlı İmparatorluğu’na katılmasıyla birlikte Cide ve onun içerisinde bulunan Gideros, Osmanlı idari sistemine dahil olmuş ve tabi ardından da Türkiye’mize.

Böyle hem tarihi hem de doğal güzelliği ile büyüleyici bir atmosferde mangalımızı yaktık ve gün batımı eşliğinde market alışverişimizin bize sunduklarını bir solukta yedik. Canımınız kahve istemesiyle yandaki restorana firar edip, sağ olsunlar sundukları Türk kahvelerimizi içip dalga sesleri eşliğinde uykumuza çekildik.

07.08.2024 – Gideros – Kapısuyu

Saat 07.10 da ben 07:40 da ise Ebru uyandı. Ben, gün doğumunu ve de çok bayıldığım çiçeklerle karşıladık. Ebru illa denize girelim deyince, çok da karşı koymadım. Gideros’un denizi çok temiz fakat taşlı. Biraz da yosunlu. Sevmeyenler için çok keyifli olmayabilir. Ama unutmayın, toprağın çimeni, denizin yosunu. Korkacak bir şey yok yani de Ebru pek sevmiyor işte.

Deniz sonrası, kahvaltıya oturduk. İsmet Abi bize harika bir çay yaptı. Hatta bana çay yapmayı öğretti. Yağmurun da başlamasıyla iyice içeri geçtik ve bu arada Ali Abi ile tanıştık. Anadolu Ajansında gazetecilik yapmış bilgen bir Abimiz. Harika bir sohbet sonrası İsmet Abi’nin tavsiyesi üzerine azıcık da denize girebilmek için Kapısuyu Plajına geçtik. Yaklaşık yirmi dakikada ulaşılan bu harika plajda yer bulmak zor olmadı. Zira yağmur yağıyordu. Bize gene de direndik ve portatif şezlonglarımızı açmamızla beraber güneş açtı. Keyifle, denizimizi yaptık. Kapısuyu, Kurucaşile’ye bağlı bir sayfiye. Gördüğümüz kadarıyla iki bakkal, iki lokanta, belki içerlerinde daha da vardır, olan bir köycük.

Burada biraz yağmurlu, biraz güneşli ama keyifli bir zaman geçirdik. Bu arada şunu söylemeden geçemeyeceğim, ortam komple alkol üzerine kurulu. Lavabosunu kullanmak istediğim otel restoranın çıkışında yaşadığım diyalog aynen şöyle:

“Gençler, o tekila mı?”

“Evet Abi.

“Sert gelmesin?

“Neden, sert mi yani, sence Abi?”

“Daha önce içtiniz mi?”

“Evet Abi.”

“Ama o tuz öyle yalanmaz.”

“Biliyoruz Abi de o dediğin şekilde dökünce elimizde durmuyor, yere dökülüyor.”

“O zaman, sevgili yapın ve onun eline döküp, yalayın madem.”

“Süper fikir Abi de burada öyle kız ne gezer?”

“Onu da mı ben bulayım ey kardeşlerim?

Bu tatlı sohbeti her yerde bulmak imkânsız. Sanırım, Ebrunun pek de sevmediği sakallarımın da etkisi var. Derken, artık hava kararacak düşüncesiyle tekrar kamp yerimize döndük. Yani İsmet Abimizin yerine.

Ben mangalı hazırlıyordum ki derken, yandaki kampçı kardeşimiz ile bir sohbete daldım. Tekrar şunu fark ettik ki, bu keyfi seven insanlar bir şekilde bir araya geliyoruz. Zira, tanıştığımız genç kardeşimiz Hüseyin (instagram : @huseyinalpine)  bize közde kahve yapmamız için cezve, fincan ve kahve verdi. Hatta sonrasında közde mısır yaptı. Harika bir lezzet ve andı… iyi ki varsın Hüseyin.

08.08.2024 – Taşköprü-Boyabat-Gerze-Sinop

Maalesef bu koydan ayrılma vakti. Erken kalktık tabi, kahvaltımız sonrası toplanma ve yeni rotaya doğru yola koyulduk.

Yolda Taşköprü’de mola verdik. Aslan Kardeşler Pide Salonu’nda etli ekmeğimizi yedik.

Taşköprü ilçesi adını Gökırmak üzerinde Roma öncesi dönemlerde yapıldığı tahmin edilen ve hâlen kullanılan yedi gözlü 68 metre uzunluğundaki taştan köprüden almış ve sarımsağı ile meşhur.

Sinop’a varmadan önce Sinop’un daha da sayfiyesi olan Gerze’ye uğrayıp çaylarımızı deniz kenarında çaylarımızı yudumladık. İlçe tarihte Zagora, Gürzühatun, Savetova, Argibete isimlerini, Gerze adını ise Yunanca Carusa’dan almış. Paflagonya, Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Büyük İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenliğine giren Gerze, 1214 yılında I. İzzettin Keykavus döneminde Selçuklu, 1459 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı İmparatorluğuna katılmış.

Sinop yolu üzerinde Boyabat’ta mı dursak diye bir konuşmuştuk zira Sinop otellerinde pek yer yoktu. Olanlar da biraz bütçeyi aşıyordu. Neyse ki Ebru’nun iş arkadaşı vasıtasıyla İnci Pansiyon’da yer bulduk (https://www.incipansiyon.com/) . Çok temiz ve manzarası harika bir eve yerleştik. Ardından Sinop’un meşhur mantısı için şehre indik. Sinop’un iki meşhuru olan mantısı ve nokulu için çok sabırsızlanıyorduk.

Sinop mantısı, ince hamuru, kulaklı şekli ve ‘cevizli’ olması özelliğiyle diğerlerinden ayrılıyor. Bu mantının farkı ise bükümü farklı ve evlerde yapılan mantılardan hamuru daha ince ve uçları farklı şekilde birleştiriliyor. Diğeri ise bildiğimiz sarımsaklı ama gene Sinop usulü bağlanan mantı. Ne yalan söyleyeyim ikisi de enfes lezzetler. Birini diğerinden ayıramadık.

09.08.2024 – Sinop

Artık Sinop’u gündüz gözüyle gezme vakti. Meşhur Yalı Cafe’de çay eşliğinde nokulumuzu yedik. Nokul ile ilgili bir hikaye de var. Eski zamanda Sinop’a gelen denizciler, meğer ellerinde kalan malzemeleri meşhur Sinop aşçılarına teslim edip, kendilerine bir yemek yapmalarını istemişler. Buradan da Nokul doğmuş, zira o dönemde ancak elde bunlar varmış. Hamurun arasına fındık, ceviz, üzüm, şerbet ve bazen de baharatlar eklenerek hazırlanan bir çeşit tatlı veya hamur işi olan nokul pek bizim damak tadımıza uygun değil ama sevenlerine afiyet olsun. Sinop gevreği için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Lezzetli bir simit bence. Tavsiye ederim.

Kahvaltıdan sonra,  önce çarşıyı arşınladık, ardından üç yanı denizle çevrili olduğundan kaçmanın olanaksız olduğu, Evliya Çelebi’nin bu nedenle de “Büyük ve Korkunç Kale” olarak, birçoklarının ise “Anadolu’nun Alcatrazı” olarak tanımladığı Tarihi Sinop Cezaevini gezdik. Cezaevinin tarihi oldukça eskiye dayanıyor. Tarihî Sinop Kalesi duvarlarının içerisinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale, yaklaşık 4000 yıl önce Gaskalılar tarafından yapılmış. YunanlarPontusRomaBizansSelçuklu ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmiş. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler 1568 yılına dayanıyor. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan şöyle bahsetmiş;

“Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi 1887 yılında olmuş. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam eklemiş. 1939 yılında da çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmış.

1999 yılında kapatılıp, 2000’de müzeye çevrilen bu tarihi cezaevi kimlere ev sahipliği yapmamış ki? Kırım Hanı II. Devlet GirayGürcü Nusret,  Sebahattin Ali, Burhan Felek, Osman Cemal Kaygılı, Kerim Korcan, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Zekeriya Sertel, Refi’ Cevad Ulunay, Celal Zühtü Benneci, Hüseyin Hilmi, Osman Deniz bu cezaevinde yatmış bazı isimler.

Sabahattin Ali, “Duvar” adlı öyküsünde Sinop Cezaevi’ni şu sözlerle anlatmış:

“Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş oralarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasında yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”

Sabahattin Ali daha sonra Edip Akbayram tarafından bestelenen şiiri “Aldırma Gönül” ü yine bu hapishanede yazmış. Sabahattin Ali hakkında detaylı bilgi isteyenlere, Osman Balcıgil’in “Yeşil Mürekkep” romanını tavsiye ederim.

Kale ziyaretinden sonra Akliman, Hamsilos ve İnceburun’u gezdik. Akliman’da festival olduğundan maalesef çok içeri giremedik. İnceburun’da bol bol fotoğraf çektik. Burada kaynamış mısır satan bir arkadaşla yaşadığım sohbeti anlatmadan geçemeyeceğim.

“Merhaba Kardeş.”

“Merhaba Abi.”

“Mısır kaç para?”

“Kırk lira Abi.”

“Ben çiğ de almak istiyorum ama.”

“Al Abi.”

“O kaç para?”

“O da kırk lira”

“İyi ama o çiğ, daha ucuza neden vermiyorsun?”

“Sen çiğden almasan ben pişmişini zaten satarım Abi !”

“Sen de haklısın !”

Haklı olmasına rağmen Ebru’nun da desteği ile biri pişmiş, ikisi çiğ, üç mısırı yüz liraya satmaya ikna ettik. Akşama közde mısır ziyafeti var.

Akşamı geçirmek için Hamsilos’ta yer alan Martı Kampingi seçtik. Korunaklı, duş ve tuvaletleri temiz, oldukça geniş bir alana yayılmış olan kamping, pansiyon fiyatına kişi başı ücret istiyor. Çevrede daha ucuza kamp alanları var ancak, güvenlik konusu tartışmaya açık yerler.

Çadırımızı kurduktan sonra, doğruca denizde aldık soluğu. Deniz dönüşü akşam yakacağımız kamp ateşi için odun, çalı çırpı topladık. Karnımız acıktığından mangal yakma vakti erken geldi. Ebru salata ve etlerimizi hazırlarken ben de mangalı yaktım. Havanın da kararması ile mangal ateşinden faydalanıp kamp ateşimizi yaktık. İstanbul’dan getirdiğimiz Vedat Milor özel serisi şarap eşliğinde karşılıklı atışma şeklinde en sevdiğimiz şarkıları çalıp kamp ateşinin tadını çıkarttık.

10.08.2024 – Hamsilos – Bafra – Samsun

Bugün Martı Kamping’ten ayrılıp Samsun’a doğru yola çıkma günü. Sabah uyanır uyanmaz kendimizi denize attık. Çarşaf gibi, sahili martılarla dolu bir deniz Hamsilos plajı.

Kahvaltı sonrası çadırı toplayıp Samsun’a doğru yola çıktık. Sinop’tan ayrılmadan önce 28 kattan oluşan Erfelek şelaleleri gezildi.

Maalesef yaşı biraz geçkince bir amcamızın kalp krizi geçirmesi ile ambulansla hastaneye kaldırılmasına şahit olduk. Canımız sıkılmadı dersem yalan olur. Turumuzu hızlıca tamamlayıp, Bafra’ya ulaştık. Meşhur Bafra pidesinden yemeden Bafra’yı geçmek istemedik ve kısa bir yemek molası verip, hızlıca Bafra’yı gezmeyi ihmal etmedik. Pide, Turan Usta’da yendi ve Samsun’a devam edildi.

Bafra

Karadeniz gezmelerimizin Bafra durağındayız. Bafra’nın adının M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında ticaret gemilerini yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, “bafira” ya da “bavra” denilmesinden geldiği sanılmaktaymış. Luvi Dili’nde Kızılırmak’a verilen “Ba-Hura” (Büyük Irmak) adından geldiğini söyleyenler de varmış. İlçenin tarihi MÖ 5000 yıllarına kadar uzanıyor. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik döneme (MÖ 5000-4000) ait yerleşim yerlerinin izine rastlanmış. MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların eline geçen bölgeyi MÖ 546’da Persler istila etmiş. Bölge MÖ 47’de önce Roma (bu dönemde Gadilon ve Helega adlarını almış), sonra da Bizans egemenliğine girmiş. 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Selçukluların eline geçen Bafra’ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. İzzeddin Keykavus Türkmen aşiretlerini yerleştirmiş. 1243’te başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuş. Bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460’ta ise Bafra, Osmanlı hakimiyetine girmiş.

Biraz da Samsun hakkında bilgi vereyim. Yerleşim geçmişi MÖ 60.000 yılına dek uzanan Samsun’da varlığı bilinen en eski halk MÖ 12. yüzyıla kadar burada bulunan Kaşkalar’mış. Kaşkalar’ın ardından Hitit dönemini yaşayan şehir, MÖ 1182 ile MÖ 546 yılları arasında birkaç kez el değiştirmiş ve devamında Pers hâkimiyetine girmiş. Perslerin ardından Makedonya, Pontus, Roma, Bizans egemenliği gören Samsun, bunların ardından bir Ceneviz kolonisi hâline gelmiş. Bu dönemde Dânişmendliler Beyliği tarafından kuşatılan şehir alınamamış ve şehrin hemen yanına “Müslüman Samsun” adıyla bilinen yeni bir şehir kurulmuş. I. Mehmed dönemine dek iki Samsun şehri de varlığını sürdürmüş, bu dönemde her iki şehir de Osmanlı Devleti topraklarına katılarak birleştirilmiş. 1422-1428 yılları arasında Kubadoğulları eline geçen Samsun, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânına dek Osmanlı hakimiyetinde kalmış.

Samsun’a doğru ilerlerken Sinop tecrübemizden dolayı yolda Osmanlı Paşa otelden yerimizi ayırttık. Otele vardığımızda epey geç olmuştu. Otele yerleşip, tumba yatak dedik.

11.08.2024 – Samsun – Vezirköprü

Bugün Şahinkaya Kanyonu günü. Ebru daha önce kanyonu gezmiş olduğundan bana rehberlik yapma görevini üstlendi. Vezirköprü yolunda önce baraj gölünü yukarıdan gören salaş bir köy kahvesinde kahvelerimizi içip kanyona doğru yola çıktık.

Ve tütün tarlalarının arasından geçtik. Hayatımda hiç tütün tarlası görmemiştim. Toplanıp kurutulma işlemini ise hiç mi hiç. Çok enteresan bir tecrübeydi. Tarlalardan birinde tütün dizen köylüleri gördük ve durduk. Ben koşarak yanlarına gittim ve nasıl yaptıklarını izlemeye başlamıştım ki sohbet başladı. Tam da tütün yapraklarının olgunlaşıp, toplandığı ve iplere dizildiği mevsime denk gelmişiz. Kısa bir sohbetten sonra köylüler ellerinde olan tek şeyden, metal ibrik içindeki sudan ikram ettiler. Reddetmek olmazdı. Vedalaşıp yolumuza devam ettik. Çok keşmekeş bir sahile ulaştık. Buraya turla gelmiş olanları taşıyan otobüsler, kendi araçları ile gelmiş aileler, araçlarını gelişi güzel park etmiş olduklarından zar zor kendimize bir yer bulduk. Önce doğruca belediyenin işlettiği teknelerden birine bindik ve diğer ailelerle birlikte Kızılırmak üzerine kurulu yer yer derinliği 195 metreye ulaşan, 120 kilometre kare büyüklüğü olan, Altınkaya Barajının gölünü gezdik. Bu gezi bize Şahinkaya Kanyonunu hemen her yönden görmemizi sağladı. Kanyon, 1500 metre uzunluğunda ve 324 metre yüksekliğinde, Altınkaya Hidroelektrik Santralına ev sahipliği yapıyor.

Tekne gezisini bitirdikten sonra kanyonun zirvesine tırmanmak gibi çılgınca bir fikre gark olduk. Daha önce dağcıların çıkıp, zirveye ulaşan bir trekking yolu açmış olmaları bizi cesaretlendirdi. Ancak, bu zirveye ulaşmak için önce iki araçlık bir arabalı vapur ile gölün karşı kıyısına geçmemiz, ardından araçla yaklaşık iki kilometrelik bir yolu aşmamız gerekiyordu. Arabalı vapur rıhtımda olmasına rağmen kaptanı ortalıkta yoktu. Yanımızdan geçmekte olan jandarmalardan kaptanın cep telefonunu aldık ve kaptanın vapura gelmesini sağlayıp karşı kıyıya geçtik. Tek araçlık daracık yollardan geçerek, araçla gidilebilecek son noktaya varıp, yolumuza yaya olarak devam ettik. Dört kilometrelik zirve yolundan zaman zaman geri dönmeyi düşünmedik değil. Ha geldik, ha geliyoruz derken, yer yer oldukça kaygan zemini, yer yer tırmanma gerektiren kayaları aşarak, kısmen tarla yolu, son bölümü keçi yolu rotayı tamamladığımızda aldığımız hazzı tarif etmem mümkün değil. Tekne ile gezdiğimiz tüm bölgeleri 700 metreden görme şansını elde ettik. Bizi bırakan arabalı vapur bulunduğumuz yerden karınca gibi görünüyordu. Harika bir his. Ama yanınıza su almayı sakın unutmayın. Havanın sıcak olmamasına da dikkat etmek de büyük fayda var. Dönüş yolumuz çıkış yolumuzdan hızlı oldu haliyle. Arabamızı bıraktığımız yere döndüğümüzde, yanımızdaki arabanın iki yolcusunun Vezirköprü’lü olup, bize zirveye nasıl çıkılacağını sormaları bizi epey şaşırttı, biraz da güldürdü.

Otele dönüş yolumuzda kurt gibi acıktığımızı fark edip, Kel’in Yerinde durup, Çakallı Menemen yemeği ihmal etmedik. Çakallı menemeni diğer menemenlerden ayıran en önemli püf noktaları, domateslerin kabuklarının soyulması, domateslerin tamamen suyunu çekene dek pişirilmesi ve pişirirken ezilmesi, yumurtaların sadece sarısının kullanılması ve bolca kaşar peyniri kullanılması. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir lezzet.

Samsun’a varıp, aracımızı otelin önüne park ettik ve soluğu meşhur Tütün İskelesi’nde aldık. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için adım attığı, Samsun’da bulunan iskele, Samsun’un İlkadım ilçesinde, Yabancılar Çarşısı’nın hemen önünde halka açık bir şekilde balmumu heykellerle süslenerek sergileniyor.

Hemen tüm dondurmacılar kapandığından, dondurma yeme isteğimizi yarına bırakıp, otelimize döndük ve artık günün yorgunluğunu atmak üzere dinlenmeye çekildik.

12.08.2024
Samsun – Çarşamba – Ünye – Terme – Fatsa – Perşembe – Ordu – Giresun

Bugün çok yoğun bir gün olacak. Önce Samsun’un içini gezeceğiz, yol üzerinde karşımıza çıkan ilçeler, sonra Ordu, eğer becerebilirsek de Giresun’a geçip orada konaklayalım şeklinde bir plan yaptık. Eğer plan tutmazsa Ordu’da kalırız diye de düşündük.  Otel sahibi Ali Bey ve Eşi ile vedalaşıp önce kahvaltımızı etmek üzere Atakum’un deniz kıyısındaki parka gittik. Giderken karşımıza çıkan bir fırından aldığımız simit ve açmaları, aynı yerden aldığımız kahvaltılıklarla gömdük ve sırasıyla Amisos Tepesi, Amazon Köyü, Cumhuriyet Meydanı ve Bandırma Vapuru gezildi.

Ve artık Ordu istikametine doğru yola çıkıldı. Planımız karşımıza çıkan ilçeleri hızlıca gezip, bugünün hedefi olan Giresun’a çok da geç olmadan varmaktı.

İlk durak Çarşamba. Çarşamba yöresi, MÖ 4000’lerden itibaren bir yerleşim merkeziymiş ve Hitit-Frig egemenlikleri altında kalmış. Grek kaynaklarına göre Bafra ve Terme ile birlikte, Çarşamba ovasında da MÖ VIII. yüzyılda kadın savaşçılar yaşarmış. MÖ VI. yüzyılda Perslerin egemenliğine girmiş. MÖ 63 yılında Roma İmparatorluğu’na bağlanmış. Roma İmparatorluğu’nun MS 39 yılında ikiye ayrılmasından sonra Bizanslıların (Doğu Roma) egemenliğinde kalmış ve bu durum 1200’lere kadar devam etmiş. Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ülkesini 1185 yılında 11 oğlu arasında taksim ettiğinde yöre, Rüknettin Süleyman Şah’ın payına düşmüş.1428 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na katılmış. Cumhuriyet döneminde ise Çarşamba ilçesi, Trabzon iline bağlı Samsun’un ilçesi olarak kurulmuş; Samsun bağımsız il olunca Samsun iline bağlanmış.

Sıcağın da etkisi ile canımız soğuk bir şeyler içmek istedi diye aramızda konuşurken kendimizi Eşref Usta Dondurmacısı’nın önünde bulduk. Bir aile işletmesi olan bu dondurmacının dondurması hayatımda yediğim en güzel dondurmaydı.

Bir sonraki durağımız Ünye’ydi. Kurulduğu tarihten bu yana ismi değiştirilmeyen nadir yerleşim yerlerinden bir tanesiymiş Ünye.  Eski kaynaklarda adı Oinoie, Onea ve Unieh gibi çeşitli yazım biçimine sahip. Okunuşu itibarıyla Ünye’yi çağrıştıran bu isimler, Luvi dilinde “bağ, üzüm, şarap” anlamına gelen “Oinos” sözcüğünden türemiş ve “Şarap yöresi, şarabı bol yöre” anlamına gelmekteymiş. Ünye, Osmanlı döneminde birçok kadının doğum yeri olması sebebiyle “Kadılar Şehri” olarak da anılırmış. Doğrusu bu seyahatte Sinop’tan sonra beğendiğimiz ikinci yer diyebiliriz bu şirin sahil kasabasına.  Burada kısa bir mola verip Ünye manzarası eşliğinde kahvelerimizi yudumladık ve çok da vakit kaybetmeden bir sonraki durağımıza doğru yola çıktık.

Terme, yolumuzun üzerinde bir diğer Samsun ilçesi idi. Türklerin Anadolu’ya hakimiyeti öncesinde Terme’ye; Hititler, Frigler, Medler, Persler, Romalılar ve Doğu Romalılar hâkim olmuş. Birinci Alâeddin Keykubad döneminde Terme, Anadolu Selçuklu devletinin hakimiyetine girmiş. Anadolu Selçuklu devleti zayıflayınca Eretna Beyliğinin hakimiyetinde kalan Terme, 1389 yılında Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlanmış. Tabi buraya kadar gelmişken pirinç almadan yolumuza devam edemezdik. İkimiz de hem ailelerimize hem de kendimize Terme pirinci almayı ihmal etmedik.

Fatsa, Rum Pontus Krallığına başkentlik yapmış, Roma İmparatorluğuna bağlı bir devletçikmiş. 1071 Malazgirt zaferi sonrası Anadolu’ya yayılan Türk Beyliklerinin, özellikle bölgenin hâkimi Danişmendlerin akınlarına dayanamayarak Türk kontrolüne geçmiş. Daha çok bir iş merkezi gibi geldi gözümüze.

Perşembe, uzun zaman Roma ve Bizans hakimiyetinde kalmış, Vona yarımadasında bulunduğundan adı da Vona olarak geçiyormuş. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmasından sonra Vona, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetine girmiş. Ordu’ya bağlı olan bu sahil kasabasından alışverişimizi yaptık Boztepe’ye doğru yolumuza devam ettik.

Ordu’yu harika bir manzaradan gören, 570 metre yükseklik 2700 metre uzunluğu olan bir teleferikle de ulaşılabilen fazlasıyla turistik bir tepe, Boztepe. Tabi biz de hakkını verdik, rahat ve hızlı hareket edebilmek için, tabi biraz da benim için, araba ile yukarı çıkmaya karar verdik. Hızlıca etrafı gezip, bol bol fotoğraf çektik ve Ordu merkeze yöneldik.

Ordu, eski adı Grekçe, Kotyora olan şehir, tarihte sırasıyla Kaşkaların, Medlerin, Perslerin, Pontus Krallığı’nın, Roma İmparatorluğu’nun, Doğu Roma İmparatorluğu’nun, Danişment Beyliği’nin, tekrar Doğu Roma İmparatorluğu’nun, Trabzon İmparatorluğu’nun, Anadolu Selçuklu Devleti’nin, tekrar Trabzon İmparatorluğu’nun, Hacıemiroğlu Beyliği’nin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olmuş. Fındığı ile meşhur olan Ordu’yu biraz zamansızlık biraz da yorgunluğumuz nedeni ile hızlıca gezdik. Ve doğruca Giresun’a doğru yola çıktık.

Giresun, fındığı ile tanınan ve Karadeniz Bölgesi’nin doğusunda yer alan bir başka güzide ilimiz. Kiraz bütün dünyaya buradan yayılmış. Giresun isminin kökeni hakkında üç rivayet var. Rivayetlerden birincisi; “Kerasus” kelimesinden geliyormuş. Birinci rivayete göre bu isim, “Kerasus”ta bol miktarda yetişen kirazdan gelmiş. İkinci rivayete göre ise; Giresun denize doğru uzanan ve boynuza benzeyen bir yarımadanın üzerine kurulduğundan, Yunancada boynuz anlamına gelen “Keras”dan türemiş. Üçüncü rivayet ise Spartaküs isyanını bastıran ünlü Romalı General Kerasus’a atfen verilmiş olması. Giresun, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonraki dönemde olan kişisel muhafızlarının (Topal Osman ve Silah Arkadaşları) memleketiymiş. Bir Miletos kolonisi olarak kurulmuş olan il, 1397 yılında Türkmen beyi Emir Oğlu Süleyman Bey tarafından fethedilerek Türk yurdu haline getirilmiş olup, bir daha da farklı herhangi bir işgal veya saldırı görmemiş.

Giresun’da Hobbit Köyü (instagram:hobbitkoygiresun) adında üç taş ev, dört otel odasından oluşan şirin bir konaklama mekanında kaldık. Bir güne bu kadar şeyi sığdırınca açlık bir yandan yorgunluk bir yandan, bizi epeyce yıprattı. Otelin mutfağından ev yapımı hamburgerlerle kendimizi ödüllendirip, günün yorgunluğunu atmak için taş evlerden birine dinlenmeye çekildik.

13.08.2024 – Giresun – Trabzon

Sabah tabi ki bu manzara eşliğinde kahvaltı etmemek olmazdı. Harika bir havada serpme kahvaltımızı ettikten sonra Giresun merkeze indik. Önce şehri, ardından şehrin kalesini gezdik.

Eski adı Yunanca: “Kerasounta, olan şehrin adı daha sonraları Roma ve Bizans yönetiminde “Kerasous” veya “Cerasus” olarak değiştirilmiş. Kerasus, Yunanca “boynuz” demekmiş ve yarımadayı tasvir etmek için kullanılmış, “ounta” son eki ile birlikte Kerasous olan şehrin adı zamanla “Kerasunt” olarak söylenilmiş. Pontus Devleti’nin yıkılıp Roma hakimiyetinin başlamasından sonra Giresun yöresinin yerli kabileleri süratle asimile olarak tarih sahnesinden çekilmiş. Bununla birlikte Roma ve Bizans kaynaklarında bölge halkı Can (Tzan) olarak adlandırılmaya devam etmiş. Roma döneminde Giresun Karadeniz’in oldukça önemli bir şehri durumundaymış. Bu dönemde şehir kendi adına para basma yetkisine sahip olacak kadar gelişmiş. Giresun 1204 yılında Trabzon Rum İmparatorluğu’nun kurulmasıyla Komnenos’ların idaresi altına girmiş. 1300’lü yıllarda imparatorluğun 2. büyük şehri olarak geçen Giresun yine bu yıllar boyunca birçok Türkmen akınına maruz kalmış. Bunlardan en kayda geçeni 1301’de Giresun çevresini bir süre zapteden Kuştoğan Bey, Mihail Panaretos’un kroniklerinde geçmekte. Ayrıca 1348’de Cenevizliler Giresun’u İmparatorluk ile çıkan bir anlaşmazlık sırasında yakmış. Giresun 1397 yılında Türkmen Beyleri Emir oğlu Süleyman Bey ve Pir Kadem Çakır Bey tarafından fethedilmiş ve o zamandan bu yana işgal görmemiş. Daha sonraki yıllarda Osmanlıların Trabzon İmparatorluğu’nu 1461 yılında fethi ile Giresun da Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine geçmiş. 1500’li yıllardaki tahrir defterlerinde Giresun ve civarının (Koyulhisar/Büyükliman/Vakfıkebir) arası Vilayeti Çepni olarak görünüyor ve özel bir yönetimle idare ediliyormuş. Beylikler döneminden sonra (1461) Osmanlı İmparatorluğu’nun Trabzon Vilayeti’ne bağlanmış olan Giresun, 1920’de Ordu, Tirebolu ve Görele kazalarıyla birleştirilerek Giresun Sancağı kurulmuş ve 1923’te il olmuş.

Giresun Kalesi, Giresun ilinde MÖ 2. yüzyılda inşa edilmiş kaledir.

Giresun Kalesi kentin kuzeyindeki yarımadanın kente hakim tepesi üzerinde yer alıyor. Kalenin günümüze kadar gelebilen kalıntıları merkez kule ve ona bağlı güneydeki sur duvarları. Sur duvarlarının tabanındaki dikdörtgen büyük blok taşlardan yapılmış bölümü, surların ve kalenin Helenistik ve Roma Dönemi’ne kadar gittiği izlenimini vermekte.

Ve artık Giresun’dan ayrılıp, civarı gezme vakti geldi. Önce Kuzalan Şelalesine gittik. Fotoğraflardan da göreceğiniz üzere, sodalı suyu ile meşhur bu şelaleye girmeden edemedim. Ebru maalesef kıyafetinden dolayı (bence biraz da üşümekten çekindiğinden) bana eşlik etmeyip, foto çekmeyi tercih etti. Aksu-Göksu çaylarının birleştiği yerden batıya doğru uzanan Göksu Deresi, Karadeniz Bölgesi’nin tek sodalı deresi. Aksu Çayı ile Göksu Çayı’nın birleştiği noktadan batıya doğru çanak şeklinde en büyüğü 30 m çapında 5 adet göl oluşturuyor.

Artık hızımızı alamadık, Mavi Göl, Göksu Travertenleri ve de Kulakkaya Yaylası gezild. Mavi Göl’de yine suya girdim tabi ki.

Giresun’un Dereli ilçesi sınırları içerisinde ve ilçe merkezine 20 kilometre uzaklıkta, Kuzalan Tabiat Parkı’nın eşsiz değerlerinden biri Mavi Göl. Bu göl, üç gölün birleşiminden meydana gelmekte ve yöre halkı tarafından ‘’Sodalı Göl veya Göğ Göl’’ olarak da biliniyormuş.

Yaklaşık 500 hektar alana sahip Kuzalan Tabiat Parkı’nın içinde yer alan, 1800 metrelik bir alanı kaplayarak, dünyada ABD’deki Yellowstone Ulusal Parkı’ndan sonra orman içinde oluşmuş ikinci büyük traverten bölgesi Kuzalan travertenleriymiş. Yöredeki en geniş alanlı traverten sahası durumundaki Kuzalan travertenlerini oluşturan esas kaynağın çevresinde zemin bütünüyle yosunlarla kaplı. Yosunların üzerinden süzülerek akan sular birkaç metre sonra traverten biriktirmeye başlamakta ve traverten birikimi başladıktan sonra yosunlar hızla alan kaybederek ortadan kalkmaktaymış.

Kulakkaya Yaylası’nda çok farklı kasaplar ve de bunlarla bağlı çalışan restoranlar mevcut. Biz bize tavsiye edilmiş olan Baki Kasap’ı tercih ettik. Ve sanırım hem açlığın hem de irtifanın etkisiyle ciddi bir miktar et ve de yanında zaten gelen ev yapımı ayran sipariş ettik. İnanın, bunların sofraya gelmesiyle, ortadan kaybolmaları pek de uzun sürmedi.

Tam yediklerimizin keyfini sürdüğümüz arada yan masadaki bir telefon sohbetine kulak kabarttım. İki çocuklu ailenin erkeği, tanıdığı birine bal siparişi veriyordu. Bizim de peşinde olduğumuz bir konu olmasından ötürü epey dikkatimi çekti. Faruk Beyefendiyle yaptığımız kısa sohbet sonrası, Giresun Kınıklı Köyü’nden Ali Bey ile iletişime geçip, kendisinden bal almaya geleceğimizi bildirdik. Ciddi bir macera olduğunu itiraf etmeliyim. Zifiri karanlık dağ yollarından Kınıklı’ya ulaşırken, yanımda sevgilimin olması beni biraz ürkütmedi dersem yalan olur. Ali Bey ile çaylarımızı içip ve bu dağ başına neden bir köy kurulduğunu da sorgulamaktan vaz geçip, ballarımıza kavuştuk ve Trabzon’a doğru yolumuza devam ettik.

Yol üzerinde Ebru kalacak yerimizi belirledi. Bu akşam Trabzon, Araklı, Avni Bey Otelde kalıyoruz. Yastığı görmemle uyumam bir oldu. Bu sırada eminim Ebru, şu anda Sizinle paylaştığım bu satırları yazıyordu.

14.08.2024 – Trabzon

Eusebius’a göre şehrin kuruluş tarihi MÖ 756 olmakla birlikte bu iddia Trabzon’u İstanbul, Roma hatta, genel kanıya göre Trabzon ve diğer Doğu Karadeniz kolonizasyonunu gerçekleştiren Sinop’tan daha eski bir kent yapmakta. Bu durum gerçekse Sinoplular var olan bir kenti MÖ 630 tarihinden sonra yeniden kolonize etmiş olmalıdırlar.

Trabzon şehrinden ilk defa MÖ 400 yılında şehri gören Atinalı Xenophon tarafından bahsedilmiş. Merkezinde Yunanların çevre köylerinde bugünkü Lazların (Tzanlar) ataları olan Kolhislilerin ve yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan ve Euphrates Fırat civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeymiş. Pontus İmparatoru Mithridatis’in Roma İmparatorluğu ile giriştiği bir dizi savaşı kaybetmesinin ardından Anadolu topraklarının yanı sıra Trabzon da Roma hakimiyetine girmiş. Pompeius’a karşı mücadelesinde Mithridatis’e destek vermeyen Trabzon, Roma döneminde ödüllendirilerek serbest şehir statüsü kazanmış. Bizzat kente gelen Arrian, Trapezus’un Roma döneminde Güney Karadeniz’deki en önemli liman kenti olduğunu belirtmiş. Roma İmparatoru Hadrianus döneminde restore edilen kent, Trajan döneminde Pontus Kapadokyası eyaletinin başkenti olmuş ve kente yeni bir liman inşa edilmiş. Gallienus döneminde bir Germen kabilesi olan Gotlar tarafından yağmalanmış, I. Justinianus döneminde tekrar onarılsa da şehir eski görkemli günlerine dönememiş. Bizans’ın 6. yüzyılda Sasanilerle yapılan savaşlar, 7. yüzyılda da Arap akınları nedeniyle şehir yeniden önem kazanmış. Daha sonra yeni kurulan Haldia Bölgesinin ana kenti olmuş. İstanbul’un Latinler tarafından işgali sırasında Komninos Hanedanı tarafından 1204 yılında kurulan Trabzon İmparatorluğu’nun başkenti olmuş.

Komninos Hanedanı’ndan Aleksios Latin işgali nedeniyle Trabzon’a gelerek teyzesi Gürcü Kraliçesi Tamar’ın desteğiyle kendini Roma İmparatoru ilan etmişse de Batı özellikle Vatikan, Trabzon İmparatorunu küçümseyerek “Laz hükümdarı” olarak tanımlamış. Trabzon imparatorları başlangıçta diğer Bizans (Doğu Roma) imparatorları gibi çift başlı (aetos) figürünü sembol olarak kullanmışlarsa da Latin işgalinin sona ermesi ve Konstantinopolis’te yeniden yasal yönetimin iktidarı ele geçirmesiyle, bir çatışmaya sebebiyet vermemek için bugün Trabzon Ayasofya kapısının üzerinde rölyefi bulunan tek başlı kartal sembolünü tercih etmişlerdir. Cenevizliler ile Venedikliler, Moğollar ile Osmanlılar hatta çeşitli Türkmen (Akkoyunlu kabile federasyonuna mensup) klanları ile denge politikası sürdürerek, varlığını sürdürebilen bu zengin liman kenti, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Karadeniz’deki çeşitli beylikler, İtalyan kolonileri ve Kırım’la birlikte ele geçirilerek İpek yolunun stratejik anahtarının Osmanlı hakimiyetine girmesi sağlanmış.

I. Bayezid’in 1398’de Samsun yöresini almasından sonra Trabzon Krallığı, Osmanlı Devleti’ne yıllık vergi ödemek zorunda bırakılmış. David Komninos iktidarı döneminde (1458-1461) vergi ödemeyi durdurarak, önceden ödediklerini de Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan aracılığıyla geri istemiş, ayrıca Osmanlılara karşı Avrupa’daki büyük devletlere ittifak önerisinde bulunmuş. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet 23 Mart 1461’de Edirne’den sefere çıkmış ve bir süre denizden kuşatılan şehir, Trabzon kralı David Komninos’un Veli Mahmud Paşa’nın yakını olan başmabeyincisi Yorgi Amiruki’nin aracılığıyla direnmeden teslim olmuş. Osmanlı idaresine geçen Trabzon sancak haline getirilmiş. Bir süre müstakil olarak idare edilen sancak daha sonra Rum Eyaleti’ne bağlanmış. Sancak merkezinin Trabzon olması nedeniyle sancakta şehrin adıyla anılmış. Kent, 1923 yılında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin 61. il merkezi olarak yerini almış.

Bu kadar tarihçeden sonra, neler yaptık onu paylaşayım. Önce hepimizin bildiği, Sümela Manastırına gittik tabi ki.

Sümela Manastırı (Yunanca: Panagias Soumelas veya Theotokos Sumela), Trabzon’un Maçka ilçesindeki Altındere Vadisi Millî Parkı sınırları içerisinde yer alan Meryem Ana Deresi’nin (Antik Yunanca adı: Panagia) batı yamaçlarında yer alan, Kara (Antik Yunanca adı: Mela) tepesinin üzerinde ve deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikte konumlanmış Rum Ortodoks manastır ve kilise kompleksi. Kilisenin MS 365-395 tarihleri arasında inşa edildiği sanılmakta. Anadolu’da sıkça rastlanılan Kapadokya kiliseleri tarzında yapılmış; hatta Trabzon’da Maşatlık mevkiinde benzeri bir mağara kilisesi daha var. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmemekte.

Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’nın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Aleksios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmakta.

14. Yüzyılda Türkmen akınlarına maruz kalan kentin savunmasında ileri karakol görevi üstlenen manastırın statüsünde Osmanlı fethinden sonra bir değişiklik olmamış. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’daki şehzadeliği sırasında buraya iki büyük şamdan hediye ettiği bilinmekte. Fatih Sultan Mehmed, II. Murat, I. Selim, II. Selim, III. Murad, İbrahim, IV. Mehmed, II. Süleyman ve III. Ahmed’in de manastırla ilgili birer fermanları bulunmakta. Osmanlı döneminde manastıra sağlanan imtiyazlar, Trabzon ve Gümüşhane bölgesinin İslamlaşması sırasında özellikle Maçka ve kuzey Gümüşhane’de Hristiyan ve gizli Hristiyan köyleri ile çevrili bir alan oluşturmuş.

Sümela Manastırının ardından hızlıca Atatürk Köşküne yöneldik. Trabzon Atatürk Köşkü, Soğuksu semtinde küçük bir çam korusu içinde yer alıyor. Trabzon eşrafından, ticaret ve bankerlik yapan, Rum asıllı Konstantin Kabayanidis tarafından yazlık olarak kullanılmak üzere yaptırılmış. Yapımına 1890’da başlanıp 1912’de tamamlanmış. Taş, tuğla ve ahşap malzemeler ile yığma yapı tekniği kullanılarak yapılan ve bodrumu ile birlikte dört kattan oluşan köşk, Batı Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyor. Mübadele sonrasında 1923’te mülkiyeti Hazine’ye geçmiş. 1930 yılında Trabzon İl İdaresi tarafından satın alınmış.

Ve artık günü Trabzon’un lezzetleriyle kapama vaktinin geldiğini karınlarımızın zil çalmasından hissettik. Yörenin meşhur lezzetlerini sunan, Akçaabat’ta yer alan Cemil Usta’nın yolunu tuttuk (https://cemilusta.com.tr/).

Menümüzde neler yoktu ki; Akçaabat Köfte, Kuymak, Kaygana, Karalahana Sarması, Turşu Kavurması ve tabi ki Açık Ayran. Ben bu satırları yazarken dahi ağzım sulanıyor. Sizi hiç düşünemiyorum. Yemeklerin tariflerini buraya yazmayacağım ama Trabzon mutfağını ziyaret edin derim. Enfes lezzetler !

Sonrasında Trabzon Merkezi turladık. Tabi bu esnada rahat durmadık ve laz böreğinin tadına bakıp, Boztepe’de bir semaver çay ile günü kapattık. Hayatımda içtiğim en güzel çaydı diyebilirim. Sanırım çay müptelası olacağım.

15.08.2024 – Trabzon – Rize

Sabah kahvaltımızı otelimizde, Avni Otel’de yaptık ve sonra Sürmene Dursun Usta’ya doğru yola çıktık. Amacımız mutfakta keyifle kullanacağımız bıçaklardı tabi ki… (insta: sürmene.bicak.dursun.usta). Ben kendi adımın da yazılı olduğu bir set ile Ebru da ihtiyacı olan bıçakları aldı. Bu arada, güzel olan, Dursun Usta’nın sunduğu kendi mahsulleri olan çaydı. O çayı herkese tavsiye ediyorum zira gerçekten çok iyi.

Bir sonraki adresimiz Uzungöl’dü. Maalesef büyük hayal kırıklığı. Üzülerek söyleyeyim ki ilk defa gittiğim Uzungöl işgal edilmiş. Aracımızı park etmek istediğimizden sonrası şöyle;

“Birader günlük 400 TL yazıyor, biz az kalıcaz, bize ne olur?”

“Sen dur Abi bakarız.”

Park sonrası, tahminimiz olan yöne doğru giderken ulaşamadığımız göl nedeniyle;

“Yahu bu göl nerede?”

“Abi, yanlış yöne gidiyorsunuz, tam tersi yöne gitmeniz gerek!”

Düşünün ki, gölün etrafını o kadar dükkan sarmış ki, gölü görmek mümkün değil. Hızlıca yaptığımız tur ve fotoğraf çekme sonunda, Ebru’nun “İstersen kahve içelim?” teklifini reddedip, oradan ayrılmak istedim. Sağ olsun, parkçı arkadaş yirmi dakika için para almamaya karar verdi de azıcık sakinleştim. Hala insaflı insanlar varmış.

Uzungöl’ün hızıyla Rize’ye doğru yola çıktık. Ne yalan söyleyeyim, gördüklerim ve yaşadıklarım nedeniyle biraz moralim bozuldu. Ebru sağ olsun yaptığı şakalarla moralimi yerine getirdi.

Önce Rize Merkezi dolaşalım dedik. Rize’nin antik Yunan adı da “Rizeon”, Lazca adı da “Rizeon”. Rize, 1204’te Trabzon İmparatorluğu‘na bağlanmış. 1470’te ise Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş.

Amacımız Fırtına Vadisi olsa da havanın kararması nedeniyle vaz geçip Fırtına Deresi kıyısında yemeğimizi yiyip, gecelemeye karar verdik. Anlık karar vermek kadar güzeli yok.

Fırtına Deresi, Eski Yunanca adıyla, Pordanis, hatta Zan dilinde Abovitse veya eski adıyla Peruma, Doğu Karadeniz’de yer alan akarsulardan birisi, Kaçkar Dağları’nın Karadeniz’e bakan yamaçlarındaki derelerin birleşmesi ile oluşmuş. Rafting için harika bir yer. Mevsim itibariyle bizim için uygun değildi. Ama bahar aylarında gezen olursa, tavsiye ederim.

Akşam yemeğimizi dere kenarında, yörede benim de çok sevmediğim fakat acıkınca her türlü giden, alabalık ile çözüp, yolda görüp karar verdiğimiz Mayavera Otelde geceledik. Uygun fiyatlı, temiz bir otel.

16.08.2024 Rize

Otelimizde yaptığımız, muhlama eşliğindeki, enfes kahvaltımız sonrası Zilkale’ye doğru yola çıktık.

Şimdi burada kuymak ve muhlama arasındaki farkı konuşmamız gerekiyor ki, aslında yöre insanına sorduğunuzda farkı yok. Bana göre, Muhlama, yani Rize usulü, kolotu daha yoğun, onun dışında hiç farkı yok.

Zilkale; 1500’lü yıllarda kurulan köyün eski adı Yunanca Kolona olup “Mezar” anlamına gelmekte. Aslında adı Zirkale’ymiş. Zor söylendiği için adını Zilkale’ye çevirmişler. Orada sorduğum bir turist rehberinden öğrendim. Yani onun yalancısıyım.

Kalenin ziyareti sonrasında Palovit Şelalesi, Elevet Yaylası ve Ayder Yaylası rotasını gerçekleştirdik. Son olarak tüm bunların, maalesef aşırı turizm akınına uğramış olduğunu söyleyeyim. Detay bilgileri internetten bulabilirsiniz. Günün sonuna önce eski adı Vicealtı olan Çamlıhemşin’i ardından Borçka’yı gezdik. Şu kadarını diyeyim, bence bir an önce Karadeniz Turunuza çıkın, iş işten geçmeden yani.

Geceyi, Borçka Karagöl’de kamp olarak gerçekleştireceğiz. Yalnız şunu açıklamam gerekir ki, bu bölge oldukça soğuk. Güneş gidince üşümemek imkânsız. İnadımız inat önce Mençuna Şalalesini gezdik, sonra kampı kurduk. Fakat itiraf etmekleyim ki, en zor kamplarımdan biriydi. Zira zifiri karanlıkta çadırı kurmak ve kampı organize etmek zormuş. Tavsiyem, önce kampınızı hazırlayın, sonra gezinizi yapın.

17.08.2024 Borçka – Artvin – Hopa

Doğrusu soğuk nedeniyle zor bir gece oldu. Ebru epey üşüdü. Bir daha bu konuda önlem almaya karar verdik zira hasta olmaya gerek yok. Hem Borçka’yı hem de Artvin’i gezmek amacıyla bir gece daha konaklayalım diye konuştuk. Fakat, Ebru’nun çok üşümüş olduğunu düşünerek ben buna katılmadım ve yeni bir rota oluşturdum. Bu arada biraz bilgi de vereyim.

Borçka’nın eski adı Porçha. Bu yer adının nereden geldiği kesin olarak bilinmemekte. Bununla birlikte Gürcüce “porçhi” kelimesinden türemiş olma ihtimali var. “Porçhi” kelimesinin anlamlarından biri “çalılık”, “küçük orman”. Ayrıca Megrelcede “borçha” kuru dal ve Gürcücenin Guria diyalektinde “borçhalo” kırağı gibi kelimeler de bu adla ilişkili sanırım. Porçha adı zaman içinde Borçha, Borcha ve Borçka’ya dönüşmüş.

Borçka köyü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması uyarınca, savaş tazminatının bir parçası olarak Osmanlı Devleti tarafından Rusya’ya bırakılmış. Rus idaresinin 1886 nüfus sayımında Borçha şeklinde kaydettiği köy, Batum sancağının Gonio kazasına bağlı Borçha nahiyesinin iki köyünden biri ve bu nahiyenin idari merkeziymiş. Nüfusu, 147’si erkek ve 149’u kadın olmak üzere, 52 hanede yaşayan 296 kişiden oluşuyormuş. Bu nüfusun tamamı, Müslüman Gürcü anlamında “Acaralı” şeklinde kaydedilmiş. Tarihinde Borçka ilk kez nahiye şeklinde idari bir biriminde de adı haline gelmiş. Borçka nahiyesindeki iki köyden diğeri ise, Dakvara köyüymüş.

Hal bu iken, aracımıza yakıt almak gerekti. Tam bu sırada benim de aklıma yeni bir yer keşfetmek düştü. Derken, Hopa’da tam da bize göre olduğuna inandığım bir yer buldum internette. Ebru beni ikiletmedi. Ama önce kampı toplayıp, Artvin’i gezmemiz gerekiyordu. Hızlıca kampa döndük önce gölü gezdik ardından çadırımızı ve kampımızı topladık. Sonra da ver elini Artvin…

Artvin, Ahameniş döneminde, Gürcistan’da da yayılmış bir din olan Zerdüştiliğe bağlı olarak ortaya çıkmış bir yer adı olarak kabul ediliyor. Artvin eski Gürcüce kaynaklarda “Artavani” olarak geçiyor. Gürcü tarihçi ve coğrafyacı Vahuşti de bu yerleşmeden “Artavani” olarak söz etmiş. Bu yer adının kökü olan Arta, eski Farsçadan geliyor ve Zerdüştilikte “Aša” olarak da bilinen tanrının adı. Arta, sadece Artvin’e değil, Artanuci, Artahi, Artaani ve Artaşeni’ye de adını vermiş. Artvin adı, Arta’ya Gürcücede kelimeye bir şeyi taşıyan anlamı veren “-ovani” sonekinin eklenmesi sonucunda ortaya çıkmış. Arta-ovani zaman içinde Arta-vani, Art-vani ve Art-vin’e dönüşmüş.

Ve artık biraz dinlenme vakti. Hopa’da konaklayacağımız kamp alanına vardık. Tam da gün batımına yakındı. 

18.08.2024 – 23.08.2024 Hopa ve Geri Dönüş

Eski adı Hupati olan Hopa’da iki kilisenin varlığı bilinmekte. Bunlardan biri olan Hupati Kilisesi, Hopa sakinlerine göre bugünkü Hopa kentinin mahalleleri olan Orta Hopa (Şkahopa) ve Kuledibi (Amçişe) arasında, Toliuça’da (Lazca “Kara gözlü”) yer alıyor. Kesin yeri bilinmeyen kiliseden geriye iz kalmamış.  İoseb Kipşidze’nin Lazlardan aktardığına göre eski Bucak köyü (bugün Hopa kentinin bir parçası) yakınında, Mapaşkari’nin sağından 1 saatlik yürüyüş yolunun sonunda büyük bir kilise varmış. 20. yüzyılın başlarında Nadirati denilen yerde kilisenin yıkıntıları mevcut.

Eski kaynaklarda Gürcistan kralı IV. Bagrat’ın (1027-1072) 1040’larda Hupati Kalesi’ni kuşattığının belirtilmesi eskiden Hopa’nın sağlam bir kalesi bulunduğunu göstermekte. Nitekim bu kale günümüzde kentin içinde, Hopa Deresi’nin denize döküldüğü yerde, derenin sağ kıyısında bir tepenin üzerinde yer almakta. Kentin dışında Hopa ilçesi sınırları içinde de tarihsel yapılar bulunuyor. Bunlar arasında eski adı Azlağa olan Esenkıyı ve eski adı Makriali olan Çamlı köylerindeki kiliseler, eski adı Pançoli olan Yeşilköy’deki Ciha Kalesi sayılabilirim. İlçede Laz mimarisinin belirgin olduğu tarihi camiler de var. Aşağı Sundura Camisi (19. yy), Esenkıyı Yukarı Camisi (1850), Orta Hopa Camisi (19. yüzyıl) ve 1997’de yıkılan Sugören Köyü Camisi (1866) gibi. Ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

Ve artık dönüş vakti…

Hopa’da üç gece konakladık zira hem ortam harikaydı hem de çok yorulmuştuk.

Karadeniz mi? Kesinlikle Evet…

Shopping Basket